İnsan, en çok da kendi zihninin kıyılarında gezinirken kaybolur. Bazen durgun bir limanda olduğumuzu sanırız ama içten içe büyüyen bir huzursuzluk bizi açığa doğru çeker. İşte tam bu noktada, geçmişle ve kendimizle yüzleşmeler başlar.
Zan; tarafsız gibi görünen ama insanı için için kemiren gizli bir duygudur. Çoğu zaman farkında dahi olmadan yürüttüğümüz hükümler, verdiğimiz yargılardır bunlar. Kimi zaman bu acımasız yargıları kendimize doğrulturuz, kimi zaman da yanımızdan geçip giden başkalarına…
Zan, insanın zihninde beliren bir rip akıntısı gibidir. Kıyıda, güvende olduğumuzu düşündüğümüz anlarda bile dipte sinsice işler; bizi çaktırmadan o tekinsiz derinliğe çeker. Aslında sığınabileceğimiz güvenli bir kıyımız vardır. Lakin hep daha fazlasına, tamah ettiğimiz o üst seviyeye ulaşma arzusu bizi fırtınalı bir denize fırlatır. Kıyıdan nasıl ve ne zaman uzaklaştığımızı anlayamayız bile. Zan duygusu, insanı tam olarak böyle bir belirsizliğin içine hapseder.
Peki, nedir gerçekten bu zan? Nasıl başlar, hangi karanlık delikten sızıp ortaya çıkar? En önemlisi de, zihnimizi bir sis gibi kaplayan bu duygudan kendimizi nasıl koruyabiliriz?
Bu konunun üzerine biraz eğildiğimizde, zanı besleyen pek çok sebeple karşılaşırız. Tüm bu sebeplerin temelinde ise kişinin genel yatkınlıkları, ruh hâli ve geçmişinden taşıdığı psikolojik derinlikler yatar. Kendi ellerimizle beslediğimiz, zihnimizin kuytu köşelerinde büyüttüğümüz bu duygu; önümüzdeki güzellikleri gölgeleyen karanlık bir bulut gibi daima tepemizdedir. Hakikatin bizi ısıtmasını ve aydınlatmasını engeller. Zihnimizde peş peşe çoğalan ve bize süslü gelen o iç fısıltılar, gücünü işte bu zan duygusundan alır. Sonunda o karanlığa gömülmek artık an meselesi hâline gelir.
Bu durumu sayısız örnekle somutlaştırabiliriz. Örneğin: “Ancak başkasından destek alırsak ilerleyebileceğimiz.” zannı… Ya da bir ebeveynin, kendi büyüklerinden öğrendiği ezber kalıpları çocuğuna uygularken tutunduğu o yanılsama: “Büyüklerim beni doğru eğitti, o hâlde ben de çok iyi bir ebeveynim.”
Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Ancak burada asıl mesele, örneklerin kendisinden ziyade, girmeye cesaret edemediğimiz o kendi iç alanımızdır. Çoğu insanın bakmaya bile çekindiği o buzdağının görünmeyen yüzünde, kişinin sancılı geçmişi yatar. Bugün sergilediğimiz tüm davranışların temel sebepleri orada saklıdır. İnsan, kendini görmekten, kanayan yaralarıyla karşılaşmaktan korkar. İyileşemeyeceği korkusunu bile hissedemeyecek kadar kendini dışarıda tuttuğu o gizli koylar, pek çok yanlış kanı ve yanılsama barındırır.
Oysa insanın, olaylar ve durumlar karşısında suçu başkasına yüklemeden kendi içine bakabilmesi, davranışlarının temel sebebini bulabilmesi elzemdir. Kendiyle korkusuzca yüzleşebilen insan derin bir nefes alır; rahatlar, olgunlaşır ve aydınlanır. Bundan kaçınmak ise kişiyi tatminsiz ve karanlık bir hapishanede tutan büyük bir kayıptır.
Nihayetinde, zihnimizin ürettiği senaryolara teslim olmak ile hakikatin ışığında yürümek arasında bir seçim yapmak zorundayız. Zan, bizi kıyıdan koparan o tekinsiz akıntı olabilir; fakat dümene geçmek ve zihnimizi saran o sisi dağıtmak her zaman bizim elimizdedir. Kendi içimizdeki kanayan yaralara şefkatle bakabildiğimiz, korkularımızla yüzleşme cesaretini gösterebildiğimiz gün, o gizli koylar tehlikeli birer tuzak olmaktan çıkacaktır. İnsan, ancak kendi gerçeğine gözlerini kapatmadığında zannın karanlık fısıltılarından kurtulur ve sığınabileceği en güvenli limanın yine kendi özü olduğunu kavrar.

















