“Yaşımdan yorgun, yaşımdan telaşlıyım bugünlerde!
Kaç yaşındayım sahi, saymadım, bilmiyorum!
Belki kırklarımdayım, belki otuzlarımda!
Belki de doksan sene yuvarlandım bu dünyanın sırtında!
Hiç bilmiyorum!”
Şair dizelerinde yorgunluğunu bu şekilde anlatıyor. Şiirin tamamını okuyunca insan bir kere daha şunu çok net anlıyor; bazen insan o kadar yorgun hissediyormuş ki yaşından daha yorgun hissedebiliyormuş…
İnsanın yorgunluğunu ne alır? Onu ne dinlendirir? Ruhuna ne iyi gelir? Bu soruların hiçbirine verilecek net bir cevap yok ne yazık ki. Çünkü kiminin gönlü, ruhu, duyguları, hisleri yorulur; kiminin ise bedeni yorgundur… İlki daha feci bir yorgunluk. Ne yaparsan yap, bazen onu vaktinden önce geçiremezsin.
Her yaranın bir merhemi var mıdır gerçekten bilinmez. Çünkü bazı yaraların devası yoktur. Sen o yaranın kapanmasını beklerken acısını çeke çeke yaşarsın ömrünü. Kanar durur insanın içinde bir yerlerde. Bazen iyileşti sanırsın. Yaran kabuk bağladı sanırsın. Lakin görünüşte bir iyileşme olur bu. Sen gizliden gizliye yanmaya, kanamaya devam edersin. Acıyla kıvranırsın. Bulamazsın çaresini de dermanını da. Arar durursun ömrün boyunca.
“İnsanoğlu topraktan yaratıldığı için toprağın yorgunluğu mu geçmiştir insana acaba?” diye düşünüyorum. Bu bir asla dönüş değil midir zaten. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Hepimiz bir gün toprak oluyorsak eğer, bu insanın yorgunluğunun toprağa geçmesi, oradan da tekrar insana dönmesinden ibrattir belki de.
Belki de bu yüzden yaşımızdan yorgun ve telaşlıyızdır. Bizim toprağımızın temel unsurunda, enerjisinde yorgunluk vardır belki de… Ruhumuza sirayet eden bu yorgunluk hissini kendimizden nasıl uzaklaştıracağız hiç bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var. Bütün yaşlarımın önüne geçen bir bitkin olma durumu yaşıyorum bu yaşımda.
Yolun yarısını tamamlayan biri miyim, ya da siz öyle misiniz bilinmez. İnsana dünyada biçilen ömür kaç gün, kaç ay, kaç sene bilinmez… Sonu bilinmeyen bir yolda alabildiğine gidiyoruz. Aslında nereye varacağımızı bildiğimiz o yolu yürürken kendimize de hak ettiğimiz yaşamı veremiyoruz. Kalbimizi, ruhumuzu, bedenimizi bu yorgunluktan koruyamıyoruz.
Sonu belli olan bu yolun yokuşlu yollarını yürürken bize kim öğretti koşmayı? Ruhunuzu bu denli yormayı kim öğretti? Bu dil yokuşlarda bu hızla gidilemeyeceğini, zira canımızın çok yanacağını bize neden söylemedi kimse?
Hani her şey hayattaki tecrübelerden öğreniliyordu? Hiç mi tecrübeli kimse yoktu yolumuzu aydınlatacak, bize dur diyecek? Kimse yok muydu? Bu yokuş yolların canımızı yakacağını söyleyecek bir Allah’ın kulu yok muydu?
“Geç kalmışlık hissi…” Size de geliyor mu bu kendini bilmez duygu? Nasıl baş ediyorsunuz her şeyin bu kadar hızlı aktığı bir dünyada bununla?
Her şeyin varlığımızı yok sayarcasına bizi geride bıraktığı bu çağ bizden ne istiyor? Ruhunuzun dinleneceği bir kuytu köşe yok mu? Bu dünyanın, bu her şeye yetişmeye çalıştığım hayat gailesinden sıtkım sıyrıldı.
Arkama bakmadan uzaklaşmak istiyorum bulunduğum her yerden. Beni kimsenin tanımadığı uzak diyarlarda, dalgaların sesinde dinlenmek istiyorum. Sosyal medyada dönen bir klişe var ya hani, “beni bir yatak verseler, uyusam uyusam, kimseyle konuşmasam, kimse de bana bir şey sormasa” diye. Kesinlikle buna çok ihtiyacım var.
Bu dünya telaşından çok yoruldum. Başımı, beni anlayan ama bana bir şey sormayan birinin dizlerine koyup günlerce, haftalarca uyumak istiyorum. Sadece başımı okşasın, şefkat göstersin yeter.
Bugünlerde düşündüğüm tek şey hayatımın ritminin hep aynı olduğu. Az evvel de konuştuğum, anlattığım gibi. Son üç yılda her şey o kadar hızlı geçti ki. Farklı olan hiçbir şey yok dünyamı umutlandıran. Her şey birbirinin aynı. Günler, aylar, mevsimler, her şey… O kadar aynı ki neyi, ne zaman yaşadığımı dahi hatırlayamıyorum.
Hayatım düz bir çizgide. Zemin beyaz, yol beyaz. Şeritler karışmış durumda. Arabayı şeritleri görmeden sürüyorum. Sanki yanımdan, yönümden geçen herkes her an bana çarpacakmış gibi hissediyorum. Her şeyin bu kadar bulanıklaştığı bir dünyada artık yolumu bulamıyorum.
Sanki renk körü oldum da dünyada başka renk yokmuş gibi hissediyorum. Her şey birbirinin aynısı.
Her şey bu düzlemde akarken ben akan nehrin yatağını değiştirmeye çalışan bir tomruk gibi hissediyorum. Her şey akıyor, sadece ben olduğum yerdeyim. Siz de bunları hissediyor musunuz sevgili dostlar?



















