“Ama aşk kazanmak veya kaybetmek değildir. Aşk kaybetsen bile sonuna dek aynı takımda kalmaktır. Aşk yüzlerce kez ve binlerce kez kaybetsen de beraber kalmaktır.”
Yakın zamanda izleyip bitirdiğim Netflix dizisi Our Unwritten Séoul’den alıntıladığım bu pasaj, yıllardır çocukça bir heyecanla maceralarını izlemeyi beklediğim Outlander efsanesi karakterleri Claire ve Jamie’nin aşkına en yaraşır tanımlama şüphesiz.
“Gitmiş olan o kızın şarkısını söyle bana;
Söyle bana, denizi aşarak
Skye’a doğru yelken açan.”
(Robert Louis Stevenson)
1945’te savaşın bitişiyle başlayan sahnede vitrinin ardında gördüğü mavi vazoyu satın almayı ne kadar çok istediğini ancak finalde öğrendiğimiz, aidiyetsiz, köksüz Claire; İskoçya’nın Inverness yakınlarındaki Craigh na Dun taşlarından geçerek 1743’e savrulur. Jakobit Ayaklanması’nın ve yaklaşan Culloden Savaşı’nın gölgesindeki bambaşka bir dünyada bulur kendini.
İflâh olmaz asi Jamie ile hayatının kurtulması karşılığında evlenen Claire’in ve Jamie’nin arasında; savaşın şiddeti, dönemin insanlarının farklı kültürel, geleneksel, toplumsal ilişkileri ve başlı başına dizinin ana karakterlerinden biri sayılabilecek İskoç yaylaları -Highlands- jenerikteki Glencoe dağlarının sisli manzarası eşliğinde zamanı aşan bir aşk başlar.
Onlarınki huzurlu, sakin bir aşk değildir ve asla öyle olmayacaktır.
Birbirlerini defalarca kaybeder, bekler, dönüşürler. Kaybetmedikleri tek şey birbirlerine duydukları aşk ve inançtır. Birbirlerinin evleri olur kalpleri.
John Donne’a atfedilen Present in Absence (Yoklukta Varlık) şiirinden şu dizeler, sanki onların hikâyesine yüzyıllar öncesinden yazılmış gibidir:
“Yokluk, isyanımı duy;
Gücüne, mesafene ve uzunluğuna karşı.
Değiştirmek için elinden geleni yap;
Çünkü yokluk en sağlam kalpleri birbirine bağlar,
Zaman ise onları sakinleştirir.”
Claire ile Jamie’nin aşkında yokluk, ayrılıkla eşanlamlı değildir. Tam tersine, her ayrılık onların birbirlerine olan bağını daha görünür ve güçlü kılar.
Claire: “Ev kalbinin olduğu yerdir ama kalbinin kırıldığı yer de olabilir.”
Jamie: “Evet. Bu duvarlar çektiğimiz tüm sıkıntılara tanık oldu.”
Şüphesiz fiziksel anlamda evsiz değildir Claire. Ancak tarihçi eşi Frank’le olan savaş sonrası hayatına da yerleşememiştir. Taşlardan geçip fiziksel olarak başka bir zamana savrulduğunda mekânlar da sürekli değişir: Castle Leoch, Lallybroch, Edinburgh, Paris, Jamaika, Fraser Sırtı… Fakat Jamie onun değişmeyen tutkuyla bağlandığı tek evi hâline gelir.
Bize kendini gerçekten daha güçlü inandıran, gıptayla, iç çekerek izlediğimiz bu kurgusal aşkın yalnızca hafızalara kazınan yüce sevgi sözleri değil, başka başka şekillerde ortaya çıkan pek çok imgesi vardır: vitrinin ardındaki mavi vazo, hatmi çiçeğinin içinde birbirine tutunan iki arı, zamanı yaran taşlar, Claire’i Jamie’ye götüren unutmabeni çiçeği.
Bu imgelerden özellikle arı, dizinin finalini anlamlandırmada ayrı bir yere sahiptir.
Sekizinci sezonun ilk bölümünde Lizzie Claire ve Jamie’ye bir arı kovanı hediye eder. Claire’in uzun zamandır istediği şeylerden biri gerçekleşmiştir.
Jamie ise, arıların çok sosyal ve meraklı hayvanlar olduğunu, sürekli oradan oraya dolaşıp polenleriyle haber taşıdıklarını, bizim dünyamızla ruhlar dünyası arasındaki bağ olduğunu, bu yüzden olanları onlara hep anlattığından söz eder. Önemli bir olay olduğunda -birinin gelmesi, yeni bir bebeğin doğması, birinin taşınması veya ölmesi gibi-, arılara haber vermek gerektiğini, aksi hâlde darılıp uçup gideceklerini söyler.
Bu düşünce yalnızca dizinin kendi tutarlı mitolojisi içinde kalmaz. Diana Gabaldon’ın romanlarında da arılar, haber taşıyan ve yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırda dolaşan varlıklar olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla arı, Outlander evreninde yalnızca bal yapan bir canlı değil, haber, ayrılık, ölüm ve dönüş arasındaki bağın taşıyıcısı hâline gelir.
Final bölümünde Claire, bir gece bahçede gördüğü iki arıdan Jamie’ye söz eder. Hatmi çiçeğinin içinde, birbirlerinin ayaklarına tutunmuş hâlde uyuyan bu iki arının öldüğünü sanmıştır önce. Fakat güneş doğduğunda onların öldüğünü değil, yalnızca uyuduklarını anlar. Güneşle birlikte ısınır ve uçup giderler.
Bu küçük hikâye, finalin minyatürü mahiyetindedir. Karanlıkta ölüm gibi görünen şey güneşle birlikte yeniden hayata kavuşur. Birbirine tutunan iki arı tıpkı bütün hayatları boyunca birbirinden vazgeçmeyen, birbirinin güneşi olan Claire ve Jamie gibidir.
Jamie, Claire’in anlattığı arılardan sonra W. B. Yeats’ın The Lake Isle of Innisfree şiirinden dizeler okur:
“Orada dokuz sıra fasulyem olacak,
Ve bal arıları için bir kovan
Ve arıların uğultusuyla dolu bir açıklıkta
Yalnız yaşayacağım.”
Claire’in sevdiği ve Jamie’ye öğrettiği bu dizeler, onların hiçbir zaman yaşayamadıkları o huzurlu, dingin hayatı çağrıştırır. Sadece arılarla, sessiz ve huzurlu bir hayat mı? diye sorar Jamie.
“Hayır, sadece arılar değil. Sanırım huzurlu bir hayat bizim kaderimizde yokmuş.”
Bölümün en güçlü edebî katmanlarından sayılabilecek bu sahne, finalin gizemine dair bir önseme olarak çıkar karşımıza.
Nitekim savaşın sonunda Jamie vurulduğunda Claire onun üzerine kapanır, onu kaybettiğini bir türlü kabul etmez. Sonra yıllardır cevabını beklediğimiz bir görüntünün anlamı ortaya çıkar. Dizinin ilk bölümünde Frank’in pencereden gördüğü gizemli adamın, Highlander’ın Jamie olduğunu öğreniriz. Craigh na Dun’a geldiğinde o karizmatik duruşuyla dikey taşlara dokunur; Claire’in zamanına, onun yaşadığı dünyaya ulaşmaya çalışır, saçlarını tarayışını izler sokağın köşesinden. Claire ise daha önce onu Jamie’ye götüren o küçük mavi çiçeklerle, unutma beni çiçekleriyle yeniden karşılaşır. Dizinin başında Claire’i Jamie’ye götüren çiçek bir kapanış imgesine, onların sıra dışı hikâyesinin mavi çiçeğine dönüşür.
“İnsanın erişmeye çalıştığı şey, elinin kavrayabildiğinden daha ötede olmalı; yoksa cennet ne için var?” (Robert Browning)
Claire de tıpkı bu dizelerdeki gibi zamanın içinden geçerek, mekânda iz bırakarak ve kendi çağının sınırlarını aşarak kendi cennetini, Jamie ile aşklarının cennetini kurmuştur.
Kings Mountain’in tepesinde güneş ışımaya başlarken Jamie ve Sassenach’ı (İskoççada yabancı anlamına gelir) gözlerini açar ve film yoruma açık gizemli bir biçimde biter. Claire’in saçları kar gibi beyaz olmuştur ki bu onun şifacılık, bilgelik gücünün Adawehi’nin kehânetinin yankısı olarak farklı bir aşamaya ulaştığının işaretidir. Jamie’nin Claire’in şifacılık gücüyle hayata dönüp dönmediği kesin değildir fakat, öldüğü sanılan iki arı gibi uçup sonsuzluğa karıştıklarını düşünmek daha mistik, daha şiirsel bir son.
Aşk’ın o aşkın hâlini sundular bize. Her şey değişir, dönüşür, görünür, kaybolur, biçim yiter, içerik yenilenir. Zaman, mekân, insan değişir, ilişkiler değişir. Fakat aşk tüm değişimlerin içinden geçse de kendi özünü korur.
Yunus’un deyimiyle, “Aşktan bir elif okuyan kimseye sual olmaz.”
Claire ve Jamie bize aşkın elifini her sezon defalarca okudular, yazdılar, öğrettiler. Onlara teşekkür etmeliyiz.
















