İnsan, hayatının bazı dönemlerinde kelimelerden çok daha fazlasına ihtiyaç duyar. Bir teselliye, bir duaya, bir umut cümlesine, kendisini anlayan bir sese… Çünkü insanın en savunmasız olduğu anlar, yalnızca maddi imkânlarının azaldığı zamanlar değildir. Bazen bir kayıp, bazen bir hastalık, bazen çaresizlik, bazen de geleceğe dair duyulan korku insanın yüreğini zayıflatır. İşte tam da böyle zamanlarda insan, manevi değerlere daha sıkı sarılır. İnanç, dua, merhamet, sabır ve umut onun için birer sığınak olur.
Fakat ne yazık ki insanın bu hassasiyetini bilen ve bunu kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmeyen kişiler de vardır. Maneviyatın sömürülmesi, belki de bir insanın kalbine yapılabilecek en ağır haksızlıklardan biridir. Çünkü burada yalnızca bir maddi değer istismar edilmez; insanın inancı, güveni, sevgisi ve umudu kullanılır.
Maneviyat, insanın en mahrem dünyalarından biridir. Bir insanın duasına, inancına, Allah ile arasındaki bağa saygı göstermek gerekir. Ancak kimi zaman dini ifadeler, kutsal kavramlar ve insanların vicdanındaki hassasiyetler birer araç hâline getirilebilmektedir. İnsanların korkuları büyütülerek, umutları pazarlanarak, çaresizlikleri üzerinden kazanç sağlanarak yapılan her davranış, manevi değerlerin özüne zarar verir.
Bir insanın yardım etme isteği güzeldir. Bir yetimin başını okşamak, ihtiyaç sahibinin elinden tutmak, aç olanı doyurmak, zor durumda olanın yanında olmak insanlığın en kıymetli taraflarından biridir. Fakat iyilik duygusunun gösteriye, merhametin reklama, sadakanın çıkar ilişkisine dönüştüğü yerde insan ister istemez durup düşünmelidir. Çünkü iyilik, alkış beklediği anda anlamını kaybetmeye başlayabilir.
Bazen bir yardım kampanyasında insanların vicdanına dokunulur, bazen dini duyguları harekete geçiren sözlerle insanlardan para istenir, bazen de “Allah rızası” ifadesi kullanılarak sorgulamadan inanılması beklenir. Oysa Allah rızası adına yapılan bir işin ilk şartı samimiyettir. Samimiyetin olmadığı yerde en güzel sözler bile boş bir kabuğa dönüşebilir.
Maneviyatı sömürmenin en tehlikeli taraflarından biri de insanların güven duygusunu yaralamasıdır. Bir insan kandırıldığında yalnızca maddi kayba uğramaz. “Ben buna nasıl inandım?”, “İyi niyetim neden kullanıldı?” diye kendisini sorgulamaya başlayabilir. Daha da acısı, bir süre sonra gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlara karşı bile şüphe duymaya başlayabilir. Bir kişinin yaptığı yanlış, onlarca masum insanın iyiliğine gölge düşürebilir.
Bu nedenle hepimize düşen önemli bir görev vardır: İyiliğimizi kaybetmeden bilinçli olmak. Her gördüğümüz duygusal görüntüye, her söylenen güzel söze, her dini ifadeye sorgulamadan teslim olmamak… Araştırmak, doğrulamak, gerektiğinde soru sormak inancımızı zayıflatmaz. Aksine aklımızı ve vicdanımızı birlikte kullanmak, bize verilen nimetlere karşı sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Unutmamalıyız ki din, insanı kandırmak için değil; insanı doğruluğa, adalete, merhamete ve güzel ahlaka yöneltmek için vardır. Maneviyat, insanların zayıf noktalarını kullanmanın değil, onların yaralarını sarmanın alanıdır. Gerçekten inanan insan, başkasının çaresizliğinden kazanç sağlamayı değil, onun çaresizliğini azaltmayı düşünür.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Yaptığımız iyilik gerçekten iyilik mi, yoksa iyilik görüntüsü altında kendimize bir pay mı arıyoruz? Söylediğimiz güzel sözler gerçekten kalbimizden mi geliyor, yoksa başkalarının duygularını etkilemek için mi kullanılıyor?
Çünkü insanın kalbine dokunmak büyük bir sorumluluktur. Hele o kalbe inanç üzerinden dokunuyorsak, sorumluluğumuz daha da büyüktür. Bir insanın Allah’a olan sevgisini, duasını, umudunu ve güvenini kendi çıkarlarımız için kullanmak; yalnızca o insana değil, manevi değerlerin kendisine de zarar verir.
Maneviyatın gerçek gücü gösterişte değil, sessizlikte saklıdır. Bazen kimsenin bilmediği bir iyilikte, bazen karşılık beklemeden uzatılan bir elde, bazen gecenin bir vaktinde edilen samimi bir duada… Gerçek iyilik çoğu zaman görünmez. Çünkü onun amacı insanların gözünde büyümek değil, insanlığın içinde bir güzellik bırakmaktır.
Dilerim ki merhametimizi kaybetmeden tedbirli, inancımızı kaybetmeden bilinçli, iyilik yaparken de samimi olmayı başarabiliriz. Çünkü dünyayı güzelleştirecek olan insanların manevi duygularının sömürülmesi değil; o duyguların sevgiye, adalete ve gerçek iyiliğe dönüşmesidir.
Ve belki de en önemlisi şudur: İnsanların inancına dokunmayalım; insanın yarasına dokunalım. İnancını kullanmayalım; umudunu büyütelim. Çaresizliğinden faydalanmayalım; elinden tutalım. Çünkü insanın kalbinde açılan bir yarayı kapatmak yıllar sürebilir. O kalbe samimiyetle dokunmak ise bazen bir ömür unutulmayacak kadar değerlidir.

















