Hiç bildiğin şeylere yabancılaştığın oldu mu? Bulunduğun sokağa, yaşadığın odana, yakınındaki insanlara. Bir an dur ve düşün. Yıllardır yaşadığın ev sana yabancı. Baktığın odaların her bir köşesi sanki sana çok uzak ve her bir eşyan sanki senden başka bir mesafede. Sanki o eşyaları sen almamış gibisin. Süs eşyalarını koyduğun komodininin gölgesi bile bir farklı. O odaya nedendir ki, hiç uğramamış, oranın kapısını hiç açmamış gibisindir. Oysa her şey tanıdıktı bir zamanlar sana, ama şimdi çok mesafeliler senin varlığına. Ama şimdi hiçbir şey sana ait değilmiş gibidir bu aralar. İşte psikolojide bu duygu durumunun bir adı var: JAMAİS VU. Bu kelime bir yerlerden tanıdık geldi, değil mi? Evet, yanlış hatırlamıyorsun, Deja vu’nun tam tersi bir duygu durumu.
Peki çok bildiğin bir kelimeye uzak olduğun oldu mu hiç? Hani o kelimeyi hiç duymamış gibi, hiç o kelimeyi kullanmamış gibi, hiç o kelimeyi cümle içinde kullanmamış gibi, dahası defalarca tekrarladığını bildiğin bu kelimeye yabancılaşma gibi. Bir süre sonra bu kelimenin anlamını yitirdiğini, sadece bir ses ve harf dizesinden oluşan bir harf yığınına dönüştüğünü hissettiğin o an ve zaman oldu mu? İşte Jamais Vu’da tanıdık olduğun ana yabancılaşmadır, bu duygu durumu. Beynin bildiği bir şeyi kısa bir an için hatırlayamamasıdır. Dünya yeni baştan dönmeye başlamıştır, artık senin için. Kullandığın eşyalar artık sana yenidir. Oturduğun evin duvarlarındaki resimlerdeki kişi de sanki sen değilsindir, uyuduğun odan sanki başkasına aitmiş gibi hissettirir.
Artık dünya bir süreliğine sana keşif yeridir. Hatta öyledir ki, sana ait olan her şey başkasına aitmiş gibi gelir. Dahası, bazen kendi yüzün bile sana yabancıdır. Aynadaki sen başkasına aitmiş gibi gelir. Düşünsenize, yüzünüze yabancı olmak nasıl bir duygu olmalıdır. Fakat hislerin o an, yaşadığın ve bildiğin duyguyu reddeder. Tanımakta ve görmekte güçlük çeker. Nereye gitsen bu yabancılaşma seni takip eder.
Olur ya, bazen bir süreçten geçersin. Travmatik ve aşılması zor olaylar yaşamışsındır ya da aşırı uyarılmaya maruz kalmışsındır. Mesela, gün boyu kriz yönetimi yapmaya çalışan bir müşteri temsilcisinin mesai bitimi sonrasında bir arkadaşıyla konuşacak enerjiyi kendinde bulamaması ya da konuşmakta zorlanması gibidir. Ya da 6-7 saat yoğun tempoda çalışan bir yazılımcının günün sonunda basit bir matematik problemini çözememesi durumu gibidir. İşte bu aşırı uyarılmalar karşısında beyin kendini koruma altına alır ve kitler. Enerjisini korumak için geçici bir “algı hatası” yapar. Örneğin, yoğun ve kalabalık bir alış-veriş merkezinde aşırı uyarılara maruz kalan bir kişi, bir an aynaya baktığında “Bu aynadaki kim, ben neredeyim?” gibi soruları kendine sormuş hali gibidir, bu durum. İşte bu an ve zamanlarda beynin veri bombardımanında kaldığı durumlarda zihin rahatlamaya, düşüncelerinin nefes almasına ihtiyaç duyar ki, bu durumda da zihnin ferahlaması için o zamanı da zihne tanımak gerek. Bu zamanlarda yapabilecek en iyi yöntemlerden biri belki de şu soruları kendimize sormak ve cevaplarını aramak olur: Yarım bıraktığım hangi iş var? Beni şu an ne kaygılandırıyor? Kime geri dönüş sağlamam gerekiyor? Evin hangi eksiği vardı? gibi soruların cevaplarını bulmaya çalışmak, beynin sıkışan köşelerindeki düşüncelerin rahatlamasına ve kendisine gelmesine fayda sağlayacaktır. Bu soruları kendimize not ederken, bilgisayar ya da telefon klavyesi kullanmadan yazmak önemlidir. El ile yazıldığında, beyinde motor becerilerini de harekete geçirmiş oluyoruz. Sinir sistemimizin sakinleşmesine de yardımcı olmuş oluyoruz ayrıca.
Yaşamımızın içinde hayat bizi sıklıkla zorlar, insanlar kimi zaman yorar, iş yerinde baskı yaşanabilir. Ev ortamında dakikalar bazen zor geçebilir. Zihnimize bu derece yüklenmeden ikili ilişkilerde düzenli bir yaklaşımı benimseyerek, iş yerinde kısa molalarla beyni sakinleştirmek de mümkündür. Böyle bir anda bakışlarımızı başka yöne çevirdiğimizde ya da odanın tavanına bakarak, gözlerimizi kapatarak, masadaki kaleme ya da kağıda dokunarak da beyne bir çıkış noktası sağlanabilir. Unutulmamalıdır ki, uykusuz ve yorgun bir beyin kapasitesi, dolmuş bir harici belleğe benzer. Bu durumda da error vermesi de bir o kadar olasıdır.
Bu durumlarda, hayatın getirdiği yoğun uyarıcılara daha sakin yaklaştığımızda, kendimize molalar bıraktığımızda ya da dikkatimizi başka bir yöne doğrulttuğumuzda kendimizi daha iyi hissetmemiz içten bile değildir.
Yaşam bizi ne kadar güçlü yanlarını gösterip zorlasa da, hayatın tadını çıkarmak, daha doğrusu bu zorluğu teğet geçmek için kendimize uygun an ve zamanları ayırdığımızda yaşantımızı daha dinamik yaşamaya, nedenlerimizi anlıyor olacak, zorluklarını da kendi içimizde bloke etmiş de olacağız. Bilmeliyiz ki, her zorluğun bir kolaylığı, aşılabilecek her engelin bir çözümü vardır. Yeter ki, kendimize nefes alacak alanlar bırakmak ve bu alanlarda kendimize yaşam enerjilerini bulmaktan alıkoymayalım ve hayatın her türlü zorluğuna rağmen yaşamından tat almayı bırakmayalım.

















