İnsanlık belki de hiç bu kadar hızlı hareket edip, kendi içsel merkezinden bu kadar uzaklaşmamıştı. Kırmızı ışıkta sayılan saniyeler, yanıtı geciken e-postalar ve bitmek bilmeyen o “bir sonraki anın” kaygısı… Zamana hükmetme fikri, bizi zamanın en tahammülsüz köleleri haline getirdi. Oysa fırtınanın ortasında sığınacak tek kale, insanın kendi zihnidir. Antik çağın bilgeliği, modern insanın bu nevrotik telaşına tek bir hakikatle cevap verir: ‘‘Kaderin akışını değiştiremezsin, fakat o akışın içinde dingin bir yaprak gibi süzülmeyi seçebilirsin.’’
Bizler sonuç odaklı oluşun tüketim tutkusunda asıl aradığımız o bolluk beklentisi ve burjuva zihniyetinin açtığı bir alan olarak zamanı yönetme ve fırsatları görme olduğunu unuttuk. Bitmek bilmeyen hedonik adaptasyonun çarkları bizi her zaman başka bir hedefin peşine taktığında, karşılaştığımız manzarayı zirveye tırmanışımıza, içine çektiği telaş ve kaygısına heba ettiğimizi göremez olduk. Varış noktasına duyduğumuz bu hastalıklı tutku, 1954 yılında nörobilimciler James Olds ve Peter Milner tarafından gerçekleştirilen Beynin Ödül Merkezi Deneyinde de ele alınan o bitmek bilmez döngünün içinde yaşamamız hayatımızı kölelik haline getiriyor. Oysa hakikat bu döngünün çok daha dışında şekillenmektedir. Marcus Aurelius’un günlüklerinde kendine fısıldadığı gibi, ‘‘Hayat bir varış çizgisi değil, karakterin asilce sergilendiği bir sahnedir.’’
Modern aceleciliğe sürüklenen bir hayat tasavvurunda ise her şeyi kontrol etme arzumuzun perçinlediği bir döngüyü kovalarken içsel dinginliğimizi çoğu zaman kaybediyor ve bu da bizi daimi bir arayışta bırakıyor. Tam bu noktada ‘‘WU WEI’’ dediğimiz çabasız eylem kavramı karşımıza çıkıyor. Bizler çabasızlığın en güzel portresini doğadan görebiliriz. Doğanın kendi oluş halinin büyük çoğunlukla muhafaza edilmesi, asıl gücü bize anlatırken bir akışın ancak kendi merkezinde kalarak kontrolde durabildiğini de açıkça gösterir. Akış, kovalama veya FOMO etkisi ile değil, merkezdeki hayatı kabul etmede gerçekleşir. Kabulün verdiği içsel, otoriter dinginlik, bütün bu hız tüketimine karşı bir panzehir oluşturmaya devam etmektedir.
Biz hıza, zamana veya bizim irademizin dışındaki her şeye bir irade gösterip kontrol etmeye çalıştıkça elimizde kalan ancak bu kontrol illüzyonunun oluşturduğu ‘‘Kontrol Dikotomisi’’ denilen ikilik hali olup, bizlerde kabaran volkan gibi biriken bir öfkenin oluşmasına sebebiyet vermektedir. Oysa asıl fark etmemiz gereken, bu durumlara sebep olanın bizi sonuç odaklı tüketimin içine soktuğu bir gerçeklik anlayışından ibaret olmasıdır. Hızın performans ve erdem olduğu, anlık tatmindeki sabırsızlığı hemen şimdi elde etme hazzıyla örttüğü, kesintisiz uyarılma ve ulaşılabilirliği bir lüks gibi gösteren, aynı zamanda bir FOMO etkisi yaşatan, hayatın bizden sürekli kaçıyor olduğunu düşündürten bu sistemin içine girerek zamanla yarış halinde bir hayat tasavvuru sağlar.
Süreç odaklı olmayı seçen bir bakış ise ‘‘Amor Fati’’ denen kaderi sevmenin yolunu, hayatı bir varış noktası olarak algılamanın dışına çıkartarak sağlar. Modern aceleciliğin hızlı tepki vermeye odaklı yaşamı, dikkat dağınıklığına ve uzun vadeli anlam kaybına sebebiyet verir. Bu durum bizleri Seneca’nın ‘’Her yerde olan hiçbir yerde değildir.’’ görüşünün tam merkezine yerleştirir. Kaderin asilce sergilenmesinde bu hızın ötesindeki sadeliğe ve dinginliğe ulaşmanın tanımı gizlidir. Bu tanımın içinde takınılan agnostik tutum, ruhtaki mantıksal paradoksu doğanın süregelen düzeniyle birlikte açıklar. Stoik bakışın ilkeleri olarak; Ölçülülük, Cesaret, Adalet ve Bilgelik ile birlikte yer edinen fikirler olarak ‘‘Kaderini sev, Fani olmayı hatırla, Nereye gittiğini gör, En yüksek iyiye ulaşmayı hedefle’’ düşünceleri bizleri sebat eden bir özgüvene ulaştırır. Tutku ve korkularından arınan bilinçli zihin, bilişsel yorumlamalarıyla dünyayı izlediğinde ise asıl gerçeği bulmuş oluruz.
Bunu fark eden insan ise geçiciliğin, zamanın, kendinin farkında olan ve bu farkındalığı en üst düzeyde tutarak erdemli insan olmaya ulaşmış olur…
Bu bağlamda modern yaşam ve Stoacılık sizce birbirinin karşıtı mıdır yoksa tamamlayıcısı mıdır?
Modern yaşam, insanın içindeki arayışın ve dönüştürme arzusunun dışsal bir dışavurumudur; Stoacılık ise bu devasa dışsal gürültünün tam ortasında insanın kendine kurabileceği yegâne içsel sığınaktır. Birinin sunduğu karmaşa olmasaydı, diğerinin sunduğu dinginliğin derinliği belki de bu kadar anlamlı kılınamazdı. Bu yüzden Stoacılık, modern yaşamın bir reddi değil; onun yakıcı ritmine karşı insanın ruhuna giydirdiği görünmez bir zırhtır. Modernite çağın sahnesiyse, Stoacılık o sahnede rolünü asaletle oynayabilme sanatıdır.
İşte bu hakikati kavrayan insan, artık zamanla bir yarışçı gibi değil, onunla aynı yatakta akan bir nehir gibi yürümeyi öğrenir. Günün ilk ışığında şehrin telaşı sokaklara fırlarken, zihnin kuytularında o kadim fısıltı yeniden yankılanır: Olanı olduğu gibi kabul et ve sadece kendi iradene sahip çık.
Zamanın kölesi olmaktan sıyrılıp kendi iç merkezine çekilen zihin; reddetmekten, kaçmaktan ya da kontrol etme illüzyonuna tutunmaktan vazgeçer. Adımlar yavaşlamaz belki, hayatın çarkları dönmeye devam eder; fakat o çarkların arasında ezilen bir ruh değil, süreci bir seyirci berraklığıyla izleyen erdemli bir bilinç kalır. Çabasızlığın ve kabulün o derin otoritesi, hırsların ve anlık hazların köpüğünü söndürürken geriye yalnızca anın yalınlığı düşer.
Sonunda anlaşılır ki; varılacak hiçbir zirve, tırmanışın kendisinde sergilenen karakterden daha yüce değildir. Bir yaprak gibi akışın koynuna bırakılan her nefes, kaderi bir yük değil bir hediye sayan Amor Fati anlayışıyla birleştiğinde insan, zamansızlığın ve içsel özgürlüğün tam ortasında kendi hakikatine kavuşur. Şehrin ışıkları sönüp gürültü dindiğinde, geriye ne kovaladığımız hırslar kalır ne de yetişmeye çalıştığımız son tarihler… Geriye yalnızca, kendi fırtınasında dingin kalmayı başarmış o asil ruhun sessiz ve sarsılmaz mevcudiyeti kalır.
















