İnsan yalnızca yaşadığı bir eve, bulunduğu bir şehre ya da içinde olduğu bir topluluğa ait olmak istemez. Anlaşıldığı, kabul edildiği ve kendisi olarak var olabildiği bir yere ait olmak ister. Çünkü aidiyet, insanın en temel sosyal ihtiyaçlarından biridir. Peki, kalabalıkların içinde olduğumuz hâlde neden zaman zaman kendimizi hiçbir yere ait değilmiş gibi hissederiz?
Modern toplum insana geçmişe kıyasla çok daha fazla çevre, ilişki ve sosyal alan sunuyor. Sosyal medya sayesinde yüzlerce insanın hayatına tanıklık ediyor, farklı gruplarla iletişim kuruyor ve günün neredeyse her anında birileriyle bağlantıda kalabiliyoruz. Buna rağmen “Ben nereye aitim?” sorusu giderek daha görünür hâle geliyor. Çünkü bağlantıda olmak ile ait olmak aynı şey değildir.
Aidiyet yalnızca bir grubun içinde bulunmakla oluşmaz. İnsan bulunduğu yerde sürekli kendisini açıklamak, kabul görmek için değişmek, düşüncelerini saklamak ya da başkalarının beklentilerine göre davranmak zorunda hissediyorsa fiziksel olarak o grubun içinde olsa bile duygusal olarak dışında kalabilir. Bazen insanın en büyük yalnızlığı, tek başına kaldığında değil, kendisi olamadığı insanların arasında başlar.
Toplum bize farkında olmadan birçok rol yükler. İyi bir anne, başarılı bir çalışan, güçlü bir kadın, başarılı bir öğrenci, uyumlu bir eş, iyi bir arkadaş… Bu roller sosyal yaşamın doğal parçalarıdır. Ancak insan zamanla başkalarının kendisinden beklediği kişi ile gerçekte olduğu kişi arasındaki mesafeyi büyüttüğünde bir aidiyet sorunu yaşayabilir. Çünkü sürekli kabul edilmeye çalışırken insan bazen kendisine ait olan taraflarını geri plana iter.
Aidiyet krizinin önemli nedenlerinden biri de sosyal karşılaştırmadır. Özellikle dijital dünyada sürekli başkalarının ilişkilerini, başarılarını, yaşam biçimlerini ve sosyal çevrelerini görüyoruz. Böylece yalnızca sahip olduklarımızı değil, kim olduğumuzu da başkalarıyla karşılaştırmaya başlayabiliyoruz. “Herkes bir yere ait, ben neden değilim?” düşüncesi tam da burada ortaya çıkabiliyor. Oysa gördüğümüz sosyal yakınlıkların her zaman gerçek bir aidiyet anlamına gelmediğini unutuyoruz.
Belki de aidiyet konusunda sormamız gereken soru “Beni kim kabul ediyor?” değil, “Ben nerede kendim olarak kalabiliyorum?” olmalıdır.
Çünkü gerçek aidiyet, bir topluluğun içinde kaybolmak değil; o topluluğun içinde kendini kaybetmeden var olabilmektir. İnsan bazen ait olduğu yeri bulmak için daha fazla insana değil, kendisini değiştirmek zorunda hissetmediği daha gerçek ilişkilere ihtiyaç duyar.
Ve belki de en önemlisi şudur:
Ait olmak, herkes tarafından kabul edilmek değildir. Kendin olmaktan vazgeçmeden bir yerde var olabilmektir.



















