“Kalbinde kaçak var.”
Doktorun kurduğu, içinde sayısız özne ve yüklem barındıran ah, o manidar cümle! Ona göre oldukça sıradan. Kim bilir kaç kişiye kurulmuş, teselli etmeye dahi ihtiyaç duyulmayacak kadar alışılmış bir cümle. Kim bilir kaç yaşam, bu cümleyle yeniden yön bulmuş, kaç tanesi yönünü tamamen kaybetmiştir. Peki ya bana göre? Bir sınav mıydı bu, yoksa bir misafir mi? Amigdalayı bir süre önce ziyarete gelen bu cümle, her neyse, uğurlanmaya hiç niyetli görünmüyordu.
Bir problemi çözmek için ne yapardım? Katıldığım bir seminerde öğrendiğim 5N 1K yöntemi geldi aklıma. Kim, ne, neden, nasıl, ne zaman, nerede? Hastane koridorlarının bir anda karanlık bir tünele dönüştüğü o gün, kendime cılız da olsa bir ışık yakmak istercesine soruları sıralamaya başladım:
Kim kaçak?
Ne demek kaçak?
Neden kaçak?
Nasıl kaçak?
Ne zaman oluştu o kaçak?
Nerede kaçak?
Bir kalbin kaçağını bulmaya çalışırken hayatımın sızıntılarını aramaya başladığımı ne zaman fark ettim, bilmiyorum. Alışkanlıklarımı, korkularımı, cesaretimi, deneyimlerimi, hayallerimi, hedeflerimi, vazgeçişlerimi; kısacası kendime dair güçlü ve zayıf ne varsa masanın üzerine yatırdım. Kaçağın çocukluk döneminde geçirilen bir enfeksiyon sonucu kalp kapaklarını tutan liflerin kopmasıyla oluşmuş olabileceğini ise özellikle düşünmedim. Çünkü bu bilgi, istese de bende bir değişim meydana getirmeyecekti. Olan olmuştu. Ben başka bir şey arıyordum. Belki de tüm bu sorular, bir yanıt bulmak için değil; insanın kendini başka bir soruya yöneltmesi için vardı.
O gün bugündür düşünüyorum. Hiç yapmadığım kadar. Düşündükçe tamamlanacağımı sanırken eksiliyorum. Beynim patlayacak noktaya geldiğinde, tuhaf bir biçimde kendimi sıfır noktasında buluyorum. Pessoa’nın Hiçliğin Bilgisi’ndeki o şaşkın ses yaklaşıyor bana: “Şaşkınım bugün, düşünmüş, bulmuş, sonra unutmuş gibi.” Ne kadar da tanıdık. Düşünüyor, buluyor, sonra bulduğumu unutuyorum. Bir süre sonra “Kaçak var,” cümlesi de silinmeye başlıyor zihnimden. Belki bazı şeyleri unutmak, düşünmekten daha merhametli bir yöntem. Ama ardından başka bir soru çakılıyor zihnime: “Peki ne düşünmeliyim?” Pessoa, “Düşünmek anlamamaktır,” diyor. Belki de tam burada başlıyor benim çıkmazım. Çünkü düşünürsem her şeyi anlayacağımı, anlarsam düzelteceğimi, düzeltirsem tamamlanacağımı sanıyorum. Oysa hayat, çözülebilecek bir problem olmayabilir.
Belki de ben yıllardır yanlış yöntemi doğru sorulara uyguluyorum. Çünkü ne zaman bütüne ulaşmaya çalışsam, elimde kalan parçaların sayısı artıyor. Kendimi bir yapbozun başında buluyorum. Her parçanın bir yeri olduğuna inanarak yıllardır tek tek deniyorum. Olmuyor. Birini yerine koyarken ötekinin yerinden çıktığını görüyorum. Bazen bütün parçaları masanın üzerine yayıp baştan başlıyorum. Kim yaptı bu yapbozu? Neden yaptı? Nasıl yaptı? Ne zaman yaptı? Nerede yaptı? Ne için yaptı? Sorular yine çoğalıyor. Oysa belki de hiçbirinin cevabı yapbozu tamamlamaya yetmeyecek. Bazen o kadar çok düşünüyorum ki parçaların kendisini göremiyorum. Sadece eksik olan yerlere bakıyorum. Hayatımın hep yarım kalmış taraflarını, tamamlanmamış cümlelerini, ertelenmiş düşlerini, bir türlü yerine oturmayan parçalarını… Pessoa’nın “Yaptığım ya da düşündüğüm her şey yarım kalır her zaman,” sözü tam da o an gelip oturuyor yanıma.
Belki de mesele yapbozu tamamlamak değil. Belki insan, tamamlanmamışlığını kabul edebildiği yerde kendisine biraz daha yaklaşıyor. Yine de içimde bir yer, bütün parçaların bir gün birbirini bulacağına inanmak istiyor. İşte tam burada yeniden o cümle çıkıyor karşıma: “Kalbinde kaçak var.”
Evet, evet. Doktor yalnızca kalbimden bahsediyordu. Ben ise yıllardır hayatımın neresinden sızdığını arıyordum.
















