Özel gereksinimli bir çocuğun gelişiminde terapinin yeri elbette çok önemli. Doğru uzman, doğru hedef ve düzenli çalışma çocuğun gelişimine ciddi katkı sağlar. Ama yıllardır çocuklarla çalışan bir terapist olarak ailelere hep anlatmak istediğim bir şey var:
Terapi odası çocuğu hayata hazırlamalı, hayatın yerini almamalı.
Çocuğumuzu arabaya bindiriyoruz, terapi merkezine götürüyoruz. Kırk dakika, bazen bir saat terapi alıyor. Sonra tekrar arabaya biniyor ve eve dönüyor. Bunların hepsi gerekli. Ama bana göre bu, büyük bir pastanın sadece bir dilimi.
Çünkü çocuklarımızı terapi odasında başarılı olsunlar diye yetiştirmiyoruz. Bir gün hayatın içinde daha bağımsız olabilsinler, kendilerini anlatabilsinler, çevrelerini anlayabilsinler ve başka insanlarla birlikte yaşayabilsinler diye destekliyoruz.
Gerçek hayat da bir terapi alanıdır.
Ben çocukların hayatın içinde olmasını çok önemsiyorum. Otobüse binsin. Markete gitsin. Pazarda dolaşsın. Parka çıksın. Kalabalığın arasından yürüsün. Bir yerde sırasını beklesin. Yağmura yakalansın, biraz ıslansın. Toprağa bassın, kuma ve çamura dokunsun. Yerde gördüğü bir taş ilgisini çekiyorsa alsın, çevirsin, incelesin. Bir yaprağa dokunsun. Sokaktan geçen kediyi fark etsin.
Çünkü hayatın kendisi çocuk için çok büyük bir öğrenme alanıdır.
Mesela markete giden bir çocuk sadece alışveriş yapmış olmuyor. Bir şey seçiyor, bekliyor, istiyor, bazen istediği şeyi alamıyor. Başka insanları görüyor. Kasada sıra olduğunu fark ediyor. Annesinin ya da babasının başka biriyle konuşmasını izliyor.
Otobüse bindiğinde kalabalığı görüyor, farklı sesler duyuyor, durakta bekliyor. Bazen oturacak yer buluyor, bazen bulamıyor.
Parkta başka çocukları gözlemliyor. Yaklaşmayı, uzaklaşmayı, sıra beklemeyi, paylaşmayı öğreniyor. Bazen bir çocuk onun istediği oyuncağı vermiyor. İşte hayatın içinde bunlar da var.
Bütün bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Ama aslında gelişimin önemli parçalarıdır.
Çocuğunuzu “gelişene kadar” hayattan saklamayın.
Bazen ailelerden şunu duyuyorum:
“Biraz daha gelişsin, sonra dışarı çıkaracağım.”
“Davranışları biraz düzelsin, sonra kalabalığa götürürüm.”
“Biraz konuşmaya başlasın, sonra insanlarla daha çok görüştürürüm.”
Ben de o zaman şunu düşünüyorum: Peki çocuk hayatın içine girmeden, hayatın içinde yaşamayı nasıl öğrenecek?
Elbette her çocuk aynı değil. Bazı çocuklarımız sese karşı daha hassas. Bazıları kalabalıkta zorlanıyor. Bazıları yeni bir ortama girdiğinde kaygılanabiliyor. Böyle bir çocuğu hazırlıksız şekilde kalabalığın ortasına bırakmak doğru olmaz.
Ama çözüm çocuğu bütün bunlardan tamamen uzak tutmak da değil.
Belki ilk gün markette sadece beş dakika kalacak. İkinci gün raftan bir ürünü birlikte alacağız. Başka bir gün kasada biraz bekleyecek. Daha sonra ona “Sütü sen bulur musun?” diyeceğiz.
Bir anda büyük şeyler beklemiyoruz. Hayatın içine küçük küçük giriyoruz. Çocuk da zamanla öğreniyor.
Çocuğunuz kaç kelime biliyor değil, bildiklerini nerede kullanıyor?
Aileler doğal olarak çocuklarının kaç kelime söylediğini merak ediyor. Renkleri biliyor mu? Hayvanları tanıyor mu? Verilen komutu yapıyor mu?
Bunlar önemli. Ama ben ailelere başka şeylere de bakmalarını öneriyorum.
Çocuğunuz bir şeye ihtiyacı olduğunda bunu size anlatabiliyor mu? Yardım isteyebiliyor mu? İstemediği bir şeyi belli edebiliyor mu? Seçim yapabiliyor mu? Başka bir insanın varlığını fark ediyor mu? Bekleyebiliyor mu? Yeni bir yeri merak ediyor mu?
En önemlisi de terapide öğrendiği bir şeyi başka bir yerde kullanabiliyor mu? Çünkü iletişim sadece kelime söylemek değildir.
Bazen bir bakış iletişimdir. İşaret etmek iletişimdir. Bir şeyi annesine göstermek için getirip uzatmak iletişimdir. Yardım istemek, beklemek, karşısındaki insanın yüzüne bakıp tepkisini anlamaya çalışmak da iletişimin içindedir. Ve çocuk bunları yalnızca masa başında öğrenmez.
Terapide öğrendiğimiz şey odada kalmamalı.
Terapi odaları gerekli. Bunu özellikle söylüyorum. Çocuğun ihtiyacına göre hazırlanmış çalışmalar, doğru yöntem ve uzman desteği çok kıymetli. Ama terapinin başarısını sadece terapi masasındaki performansla ölçmemeliyiz.
Çocuk terapide “su” demeyi öğrendi. Güzel. Peki evde susadığında su isteyebiliyor mu? Sıra almayı öğrendi. Peki parkta başka bir çocukla oynarken bunu yapabiliyor mu? İki nesne arasından seçim yapmayı öğrendi. Peki markette annesi “Muz mu istersin, elma mı?” dediğinde seçim yapabiliyor mu? Benim için asıl önemli olan noktalardan biri budur.
Öğrenilen beceri hayatın içine taşınabiliyor mu?
Çünkü çocuk bir beceriyi yalnızca terapistiyle ve yalnızca terapi odasında yapabiliyorsa, o beceri henüz günlük hayatının tam olarak bir parçası olmamıştır.
Burada aileye çok büyük bir görev düşüyor. Terapist yolu gösterebilir, çocuğun ihtiyacını belirleyebilir, nasıl çalışılması gerektiğini anlatabilir. Ama çocuğun gerçek hayatı terapi odasında değil, ailesiyle birlikte devam ediyor.
Bazen korurken dünyalarını küçültüyoruz.
Çocuklarımızı korumak istememiz çok doğal. Özellikle zorlanan bir çocuğumuz varsa hayatını kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Her yere arabayla götürüyoruz. Kalabalığa sokmuyoruz. Beklemesin diye her şeyi önceden hazırlıyoruz. Zorlanmasın diye bazı deneyimleri tamamen ortadan kaldırıyoruz. Bunu iyi niyetle yapıyoruz. Ama bazen çocuğu korumaya çalışırken farkında olmadan onun dünyasını küçültebiliyoruz. Çünkü gerçek hayat her zaman sessiz, düzenli ve bizim kontrolümüzde değil.
Hayatta yağmur var. Gürültü var. Kalabalık var. Beklemek var. Bazen istediğini alamamak var. Bazen düşmek, üstünü kirletmek, yanlış anlamak ve yeniden denemek var. Çocuklarımızı bütün bunlardan tamamen uzak tutarak hayata hazırlayamayız.
Elbette onları korkutmadan, kapasitelerini aşmadan ve ihtiyaç duydukları desteği vererek… Ama hayatın içine katarak.
Ben ailelerin terapiyi yalnızca haftanın belli günlerinde gidilen bir oda olarak görmesini istemiyorum. Terapide öğrendiklerimizi sokağa, eve, markete, parka, otobüse; kısacası çocuğun gerçek hayatına taşıyalım. Çünkü sonunda istediğimiz şey çocuğun terapi odasında ne kadar başarılı olduğu değil, hayatın içinde ne kadar var olabildiğidir.
Çocuğu hayata hazırlamanın yolu, onu hayattan saklamak değil; onun elinden tutup, kendi hızında hayatın içine katmaktır.

















