Mesleğe başladığım yıllarda insanlara konuşmayı öğretmeye çalışacağımı düşünüyordum. Yıllar sonra fark ettim ki, asıl öğrenen benmişim.
Konuşamayan çocuklar, sesi çıkmayan hastalar, kelimeleri yarım kalan insanlar bana üniversitelerde öğretilmeyen şeyleri öğrettiler. Sabretmeyi, beklemeyi, küçük gelişmelerin değerini ve en önemlisi insanın yalnızca kelimelerden ibaret olmadığını öğrendim.
Hayatımın büyük kısmı kendini ifade etmekte zorlanan insanlarla geçti. Bu yüzden bu ilk yazım hem mesleki hem de çok kişisel olabilir.
Hepimiz şu cümleyi duyarak büyüdük: “Çocuğunun dilini en iyi annesi anlar.” Ve çoğu zaman bu doğrudur. Bir annenin çocuğunun ağlamasından acıktığını, ses tonundan yorulduğunu, yüzünden mutsuz olduğunu anlaması gerçekten hayranlık uyandırıcıdır.
Ama meslek hayatım bana başka bir şey gösterdi. Bazen anne çocuğunu çok seviyor ama onu anlayamıyor. Çocuk anlatmaya çalışıyor ama mesaj karşıya ulaşmıyor. Anne günün yirmi dört saati çocuğuyla birlikte olmasına rağmen onun ne istediğini çözemiyor. Sonra… terapi odasının kapısı açılıyor. Karşıma daha önce hiç tanımadığım bir çocuk geliyor. Belki hiç konuşmuyor, belki sadece birkaç ses çıkarıyor, belki eliyle işaret ediyor, belki ağlıyor, belki öfkeleniyor.
Ve bir süre sonra onun ne anlatmak istediğini anlamaya başlıyorum. İşte mesleğin en şaşırtıcı taraflarından biri burada başlıyor. Çünkü biz aslında çocuklara sadece konuşmayı öğretmiyoruz, önce onların dilini öğreniyoruz. Bir de her çocuğun ayrı bir dili var; kimisi bakışlarıyla konuşuyor, kimisi bedeniyle, kimisi sessizliğiyle, kimisi davranışlarıyla, kimisi öfkesiyle, kimisi kaçışıyla.
Bir çocuk oyuncağı fırlattığında çoğu kişi davranışı görüyor. Ama ben bazen davranışın arkasındaki cümleyi duymaya çalışıyorum:
- “Yapamıyorum.”
- “Sıkıldım.”
- “Korkuyorum.”
- “Beni anlamıyorsunuz.”
- “Ben de varım.”
Belki de yıllardır beni bu mesleğe bağlayan şey tam olarak bu. Konuşamayan çocukların söylediklerini duymayı öğrenmek. Sonra dönüp anneye şunu söylemek: “Aslında şu an size bunu anlatmaya çalışıyor.” Ve bazen o an annenin yüzündeki ifade değişiyor. Çünkü ilk kez çocuğuyla aynı dili konuşmaya başlıyor.
Belki de terapistlik biraz tercümanlık mesleğidir. Bir dilin Türkçeden Rusçaya çevrilmesi gibi değil, bir insanın iç dünyasının dış dünyaya çevrilmesi gibi. Ve yıllar sonra dönüp baktığımda şunu fark ediyorum: Ben yüzlerce çocuğa bir şeyler öğrettim, ama onlar da bana insanı dinlemenin sadece kulakla olmadığını öğrettiler. Bazen bir bakışın içinde cümleler vardır, bazen tek bir hareketin içinde uzun bir hikâye saklıdır. Ve bazen bir çocuk, konuşmadan da kendini bütün açıklığıyla anlatabilir.
Sessizlik Her Zaman Boşluk Değildir.
Çok konuşmayan insanların anlatacak şeyi olmadığını sanıyoruz. Oysa bazı çocuklar konuşamıyor, bazıları konuşmak istemiyor, bazıları ise kelimeleri bulamıyor. Terapi odasında sessizliğin içinde bunları duyabilmeği öğrendim.
Bir Kelime İçin Verilen Mücadele.
Bizim için sıradan olan “anne”, “su”, “gel” kelimelerinin bazı aileler için yıllarca beklenen mucizeler olduğunu gördüm. İlk kelimeyi duyan annenin gözyaşını, ilk kez adını söyleyen çocuğun heyecanı gördüm.
Küçük Şeylerin Büyük Olduğu Bir Dünya Gördüm.
Çocuğun ilk kez kaşığı ağzına götürmesi, ilk kez göz teması kurması, ilk kez su içmesi gibi. Dışarıdan küçük görünen ama aile için bayram olan anlardır bunlar (sıradaki yazılarımda yeme-yutma hakkında geniş yazacağım).
Beklemeyi Çocuklardan Öğrendim.
Aile bekliyor, çocuk bekliyor, terapist bekliyor, bazen aylarca sonuç görünmüyor, sonra bir gün küçücük bir değişiklik oluyor.
Her Davranışın Bir Anlamı Var.
Ağlayan çocuk, yere yatan çocuk, bağıran çocuk, kaçan çocuk, kartları yırtan çocuk. İnsanların “problem davranış” dediği şeylerin arkasında meğer ki çok mesaj var. Bu benin günlük işimin tam merkezidir, diyebilirim.
Aslında ben onlara dil öğretmeye geldim, ama onlar bana sabrı, umudu, mücadeleyi öğretti.
Bir Terapistin En Zor Öğrendiği Şey.
Her çocuğu kurtaramamak, her aileyi mutlu edememek, her sonucun hızlı gelmemesi gibi.
Bu benim meslek hayatımdaki duygusal yüklerimdir.
Yıllar boyunca terapi odasında tanık olduğum yüzlerce hikâye, bana mesleğin kitaplarda yazılandan çok daha derin bir tarafı olduğunu gösterdi.
İnsan anlaşılmak ister. Yaşı kaç olursa olsun, konuşabilsin ya da konuşamasın… İnsan, birilerinin onu gerçekten anlamasını ister. Bugün yüzlerce çocuğun sesine, bakışına ve sessizliğine tanıklık etmiş biri olarak şunu biliyorum: anlaşılmak, konuşabilmekten daha büyük bir ihtiyaçtır. Belki de bu yüzden terapi odasında en çok kelimeleri değil, insanları dinlemeyi öğreniyoruz.

















