Dünya kasabasında, derin bir uykuya dalmış gibi görünen insanların başları üzerinde, kasaba meydanını kaplayan görünmez bir sisten beslenen renkli balonlar varmış. Sanki bu insanlar rüya görüyor ve bu rüyalar dışarıdan canlı canlı seyredilebiliyormuş. Birbiriyle görünmez bağlarla bağlı olan balonların renkleri birbirine benzermiş. Birbiriyle ilişkide olan insanların renkleri benzer, uzak olanlar ise farklıymış. İnsanlar, bu zihinsel hapishanenin içindeki yapay yaşantılarına “hayatım” dermiş. Kendi zihinlerinin ürettiği bir oyunmuş bu; ama kendileri bunun farkında değilmiş. Balonun içinde gülüyor, üzülüyor, canı yanıyor, feryat ediyorlarmış. Gerçekte bedenlerinde hiçbir acı, yara izi ya da eksiklik yokken, o balonların içinde türlü türlü ağır tecrübelerden geçerlermiş.
Bazı balonların üst kısmı gökyüzüne açıkken, çoğunluk sımsıkı kapalı balonlardan oluşurmuş. Herkes kendi balonuyla mutluymuş; hatta balonunun içindeki mutsuzluktan, kaostan beslenerek sahte bir huzur yaşayanlar bile varmış. Bu küçük kasaba ve başlarındaki o illüzyon, onlara o kadar kocaman gelirmiş ki içine koskoca bir ömrü sığdırırlarmış. Oysa dünya kasabası bile aslında evrende bir nokta kadar küçücük bir yermiş. Gözleri olduğu halde gerçeğe kör olan bu dünya insanları, balonlarıyla zihin kıvrımları arasında dolaşırken bu daracık yaşamı sonsuz sanırmış.
Bazen hayat kötü gittiğinde balonlar söner, içi boşalırmış. Balonu sönenler, uyanmak yerine büyük bir korkuyla yeniden o eski illüzyonun gelmesi hayaliyle bekler dururmuş. Yenilik arayanlar ise balonların geri gelmesini beklemeyip gözlerini gerçeğe açmayı denemek istermiş. Perdeyi biraz aralayanlar, çıplak hakikat karşısında ne yapacaklarını bilemeyip gözlerini korkuyla geri kapatır, eskiye özlem duyarlarmış. Ancak balonun tamamen yok olduğunu kabul edenler, o eski yapının bir hayal, bir rüya olduğunu fark edip uyanabildikleri için kendilerini şanslı sayarmış.
Uyananlar kasabanın sınırlarından dışarı çıkıp gerçeğin geniş ovasına adım atsalar da, gözleri hâlâ uykuda olan kasaba halkını unutamazlarmış. Onları uyandırmak için şefkatle ve sabırla küçük mesajlar göndermeye çalışırlarmış. Bu küçük fısıltılar anlaşılmadığında, pes etmeyip daha büyük, daha sarsıcı uyanış mesajları yollarlarmış. Fakat balonun büyüsüne kapılanlar, duymak ve görmek istemezmiş. Balonun uykusu onlara öyle tatlı gelirmiş ki, var olmayan bir kaosun içinde savrulmaktan bile memnun kalırlarmış.
Bu dünya kasabasında bulutlar pamuktan, ay ekmekten, güneş ise şekerdenmiş. Her şey büyük bir oyunmuş. Kasaba halkı bu oyunu gerçek zannetmiş. Dağların sudan, balıkların altından, altınların ise kumdan ibaret olduğu bu görüntüye insan kolayca aldanmış. Elbette bu aldanıştan kurtulmanın bir yolu varmış: Gelen mesajlara kulak vermek ve doğru okumak. Zorlu mücadeleye karşı gözlerini açabilenlerin gönderdiği o küçük mesajları alanlar, balonlarının sönmesini beklemeden de gerçeğe uyanabilirmiş. Gözlerini açabildikleri an, tüm gerçekler gün yüzüne çıkarmış: Dünya kasabasının küçüklüğü, şekerden güneşin ve kumdan altınların sahteliği… Mesajları gönderene küçük bir teşekkürü çok görmeden, o güne kadar hiç tanımadığı bambaşka bir yaşama “merhaba” diyebilmekmiş asıl güzellik. Başka kasabaları ziyaret etmek ve uyanış mesajlarını henüz uyanmamış ruhlara ulaştırmak gibi sonsuz bir güzellik…
















