Bir kibritin yanan ucu ile bir mumun yanmayan ipi birleşti. Böylece mum uyandı, görmeye başladı. Küçücük alev, mavi ile sarı arasında hafifçe titrerken karşısında duran eşyalara bakmaya koyuldu. Uzun zamandır çevresinde olan biteni hissetse de ilk kez görüyordu. Her şeyi bir bir incelemeye başladı. Bir dolabın içinde türlü türlü, rengârenk eşyalar fark etti. Bakınmaya devam etti; şifonyerin üzerinde boncuklarla süslenmiş bir vazo gördü.
Daha önce bu kadar renkli, bu kadar canlı bir şey görmemişti. Bir an titremesi durdu, dondu sanki; pürdikkat kesildi, hayran kaldı. Bu nasıl bir vazoydu böyle? Işıl ışıl, renkli mi renkli, kendi hâlinden memnun… Böyle bir şey olabilir miydi? Bu canlılık, bu güzellik gerçek miydi? Vazo, sanki “Sadece beni izle, varlığım şahane.” diyordu. Mum, hareket edebilse olduğu yerden onun yanına konuverecekti; ama izlemekle yetinmek zorundaydı, öylece baktı.
Fakat vazo kendi güzelliğinin o kadar farkındaydı ve çevresine o kadar kayıtsızdı ki mum kendini çok sönük hissetti. İçinden, “O, o kadar güzel ki beni fark etmesi imkânsız.” diye geçirdi. “Onun renkleri, süsleri var; bense yalnızca bir mumum; dümdüz, sade ve renksiz.”
Hayranlıkla izlemeye doyamazken eridi. Büyülenerek erirken, damla damla azaldı. Kendini eksik hissetti; kendisi tükenirken o çabasızca parlamaya, ışıldamaya devam ediyordu. Şahaneydi. Saatlerce izledi, dakikalarca dikkat kesildi. Başka hiçbir yöne bakmadı. “İyi ki buradayım, ya onu göremeseydim?” dedi, “Bu güzellikten nasıl mahrum kalırdım?”
Bu düşüncelerde kaybolurken mumun kıvılcımına bir nefes değdi ve mum söndü. Etraf karardı, mum vazosunu göremez oldu. Dünyası yıkılıp yerle bir olmuştu. Nasıl olurdu, buna nasıl dayanabilirdi? O güzelliği bir kez fark etmişti artık, hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Onsuzluğa nasıl dayanırdı? Yaşamı anlamsız ve bomboş gelmeye başladı. Önce tamamen içine kapandı, onu iç dünyasında aradı ama bulamadı. Seslere kulak verdi, dışarıyı dinledi; belki birileri vazodan bahseder diye bekledi. Kimse ondan bahsetmedi. Evin genel koşturmacası, günlük sohbetler içinde o şahane vazo aslında sadece sıradan bir dekordu. Mum, kendisine ihtiyaç duyulması için aylarca beklemişti. Umudunu kesmedi, yine bekledi. O vazo, yine ona güzelliğini sunacaktı, inanıyordu.
Günler sonra bir kibrit sesi duyuldu. “İşte,” dedi mum, “o an geldi!” Sevinç her bir yanını sardı. İpiyle kıvılcım birleşti ve yere bir damla gözyaşı düştü; işte tekrar görüyordu, belki de aylar sonra ilk kez… Hemen vazoyu aradı gözleri ama beklediği yerde vazo yoktu. Yalnızca bir ayna duruyordu.
O an, kendi ışığını ilk kez fark etti. Ayna onunla konuşmadı, sadece olanı olduğu gibi yansıttı. Mum donakaldı. Karşısında duran bu ışık, bu büyüleyici aydınlık da neyin nesiydi? O güne kadar kendini hiç görmemiş; ışığının hem kendini var ettiğini hem de etrafındaki her şeyi aydınlattığını fark edememişti.
Şaşırdı… O hep vazoya hayrandı ama vazo karanlıkta sadece kaba bir gölgeden ibaretti. Meğer vazoyu o kadar renkli, o kadar canlı ve şahane gösteren şey, vazonun kendi sihri değil; mumun onu aydınlatmak için eriyen ömrüydü. Mum, kendi ışığından beslenen bir kibir için kendini tüketmişti.
Aynadaki aksine bakarken, vazonun o çok övündüğü renkleri birden gözünde sönüverdi. Ayna olmasa bunu asla fark edemeyecekti. Şimdi kendi varlığının tadına vardı, ışığını keşfetti. Fark ettikçe daha da parladı. Ayna, iddiasızca ve sessizce onun bu parıltısını çoğalttı. Oysa vazo hiç cevap vermez, onun ışığını bencilce içine çekerdi. Ayna ise öylece duruyor, mumun varlığını onaylıyor, onu inkâr etmiyordu. Mum hâlinden memnun, kendiyle tanışmış ve barışmıştı.
…
Bazen renkli bir vazoya dalıp, kendine küsen sönmüş bir mum olursun. Ta ki bir ayna sana ayna olana kadar.
















