“Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri (mâ layâ’nî) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.” (Tirmizî, Zühd 11; İbn Mâce, Fiten 12)
Günümüz dünyasında —ya da belki de evvelden, insanın ilk varoluşundan itibaren— daima kolayına giden bir şey vardır: Kendisinden çok başkasına nazar etmesi… Bu durum, insanı hakikat ışığından uzaklaştıran ve kör karanlıklarda bırakan bir gaflet halidir. İnsanın başkasının hayatına ya da kendisini ilgilendirmeyen konulara meyli, ne yazık ki onu kendi özünden günden güne uzaklaştıran bir çöldür.
İnsanlığın bu kadim zaafına işaret eden, ruhu yeniden kendi merkezine çağıran ve sınırın nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiğini en zarif biçimde hülasa eden O nebevî ikaz, bu hakikate en berrak aynayı tutar:
“Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.”
Bu hadis-i şerif; başkalarını gözetlediğimiz o tozlu pencerelerin perdesini kapatıp, yüzümüzü kendi özümüze dönebileceğimiz sakin bir liman aralar. Bizler, dış dünyadaki gürültünün, başkalarının hayatlarının yahut üzerimize vazife olmayan olayların çemberinde nasıl savrulup durduğumuzu bir kere olsun fark edebildik mi acaba?
Çünkü insanın tabiatı gereği kendisine toz konduramadığı kusurları başkasında bir dağ gibi görmesi ya da sahip olamadığı meziyetlere, maddi statülere olan zaafı yüzünden başkalarını hasetle izlemesi, esasen kolektif bir yanılgıdır. Üstümüze vazife olmayan her konuya, her duçar olunan vakaya uzanışımız, sadece bireysel ruhumuzu değil, toplumsal fıtratın dengesini de kökten sarsmaktadır. Zira dünyevi bakış açımızla, sırf bu beşeri zaafla dahi hareket etsek; elzem olmayan meşguliyetler, telafisi imkânsız bedbaht bir kayıptan başka nedir ki?
Sergilediğimiz her yanlış tutum, bizi kendi kör karanlıklarımızda, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz o “iç cehennem” duvarlarının ardına biraz daha mahkûm eder.
Peki, içimizdeki o hırsı, gereksiz merakı ve müdahaleci çemberi kendimizden uzak tutmak mümkün müdür? Asıl mesele tam da buradadır. Ne zaman ki o dar çemberin dışına bir adım atabiliriz; işte o zaman kâinatın kargaşasından sıyrılıp kendi kalbimizdeki o sessiz evrene bakmayı başarabiliriz.
İnsanın başkasının eksikleriyle vakit kaybetmekten vazgeçip kendi ruhunun mimarı olmaya başlaması, bakışın yönünü dışarıdan içeriye çevirir. Ve bu uyanış, insanı yalnızca kendi içine değil, bambaşka bir hakikat perspektifine ulaştırır; zira içeriye doğru açılan her kapı, insana yepyeni bir ufuk bağışlar.
Öte yandan, bu nebevî beyandaki “Müslümanlığının güzelliği” ifadesi, hadisin manasını çok daha geniş bir ufka taşır. Müslümanlık; içinde pek çok enginlik, denge ve mana barındıran zengin bir kavramdır. Orada fazlalık yoktur, lüzumsuz gürültü yoktur; orada ayna vardır, kaygısız, doyum veren ve ruha lezzet veren selim bir yaşam vardır.
İşte tam da bu yüzden, acı ama hakiki bir tokat gibi iniyor yüzümüze şu gerçek: Kendini “müslüman” olarak gören, bu kimlikle kurtuluşa erdiğini zanneden bizler, acaba bu güzelliğin neresindeyiz? Üstümüze vazife olmayan o kadar çok işle, o kadar çok lakırdıyla meşgulüz ki, “Müslümanlığın güzelliği” denilen o ince zarafetten ne kadar uzaklaştığımızı görebiliyor muyuz?
Bu kavramın üzerine çokça düşünmek, kalbin pasını silmek ve yeniden hizaya gelmek şarttır.
Farkındalığımızı yükseltecek nice bilgilere, kendi iç evrenimizin derinliklerine ulaşmak ümidi ile…

















