Aşk, fanilerin arasında adım adım yürürken insanoğlu içsel bir gizlilikle ne yazık ki en çok ölüme âşıktı. İnsan bu yüzden hırsla öfkelenir, hırsla sever ve hırsla tutulur; çünkü onda saklı duran o ham aşk gücü, aslında ölüme duyulan o köklü özlemin bir yansımasıdır.
Nitekim insan, en nihayetinde ölmek üzere doğar. Aşk; insanın kendi içsel acısıyla yüzleşme ihtimaline karşı, onu hayatın sığlığından ve monotonluğundan çekip çıkarmak için atılmış radikal bir adımdır. Varoluş ağırlaşmaya başladığında insanın kaçmak istediği asıl şey o monoton sıradanlıktır. Aşk ise en hassas hesapları altüst eder; insanın kendi duygularına denk düşecek bir kalbe rastlaması bazen bir ömrü alabilir.
Oysa aşka karşı merhametli olmamız için hiçbir sebep yoktur. Aşk bize hiçbir zaman nezaket göstermemiş, merhametini esirgemiş ve her zaman zayıf anımızı kollayan dik kafalı bir yıkım abidesi olarak karşımıza dikilmiştir. Ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış, zihnin en savunmasız anında kapını çalar ve soğuk varlığını içeri çeker.
Beklenti Tuzağı, Yalnızlık ve İçsel Uyanış
Aşkın hakiki bir dönüşüme erebilmesi için karşı taraftan beklentinin sıfırlanması gerekir. Beklentiler karşılanmadığında insan boş bir çuval gibi yere yığılır. “Onda ne eksik?” diye sormak yerine, “Kendimde neyi dönüştürebilirim?” sorusuna odaklanmak zihni ve ilişkiyi dengede tutar. Gözden kaçırılmaması gereken temel hakikat şudur: Mutluluk ondan sana yansıyan bir ışık değil, senden ona giden bir aydınlıktır. Karşı tarafın tek bir davranışıyla yıkılıyorsan orada zaten aşk yoktu; sen sadece kendi zihninde meydana getirdiğin hayalî bir imaja âşıktın.
Bu çetin dönüşüm yolculuğunda insan, bazen en yakınındakinin oluşturduğu mesafeyle baş başa kalır:
Sensizliği tattırmak için Tavırlarınla bana yalnızlığı tattırdın. Sana sarılmak istedikçe Beni kendinden ittin, Uçurumdan aşağı düşer gibi… Anlam veremedim bu garip hâline, Lakin bu kimsesizlik bana kendimi tanıttı.
Terk edilmişliği yaşayıp kabuğuna çekilen insan için yalnızlık artık sadece bir acı değildir; aksine ruhsal bir uyanış, deliliğin eşiğinde kendini bulma hâlidir. Bu hayatta nefsinle nefes nefese tek başınasın; ne büyük lütuf! Meraktan çatladığın o derin âlemleri deneyimlerken, insan nihayet o yalnızlık kafesinden içeriye, kendi özüne doğru bir kapı aralar.
Baki Olana Varmak ve Kâlû Belâ’nın Hatırlayışı
Aşkın asli vazifesi tam da burada tamamlanır: İnsanı fani olandan baki olana ulaştırmak. Bu ilahi görevi idrak edemeyenler, aşk sınavında sınıfta kalır. Aşk ölüme meftundur; çünkü ölüm, fani olan her şeyden daha güçlüdür.
Âşıklar için karanlık aydınlıktır; geceyle gündüzün hesabını yapmazlar. Zihni karmaşık olan insanın kalbi mühürlüdür. Mutluluk asla ulaşılamayacak mutlak bir hedef değil, insanın bu dünyadaki en yalın var olma hâlidir. İnsan dışarıdaki koşuşturmacadan vazgeçip basit olana yöneldiğinde, nefesini hissettiğinde ve mutluluğun devasa bir yapı olmadığını anladığında; dışarıda aradığı her şeyden özgürleşir ve kendi içindeki o derin sessizliğe çekilir.
Bu dönüş, insanın henüz hiçbir sıfata bürünmediği o ilk andan, Kâlû Belâ’dan gelen derin ve kutsal bir hatırlayış anıdır.
















