Son zamanlarda yaşanan toplumsal olayları “bireysel vakalar” olarak açıklamak giderek zorlaşıyor. Okullarda ve sokaklarda çocuk suçluların meydana getirdiği korku iklimi yadsınamaz bir düzeye gelmiş bir durumda. Bu durum daha derin ve sistematik bir sorun olarak karşımıza toplumsal bir çözülme olarak çıkıyor. Her trajedinin ardından aynı soruyu soruyoruz: “Bir çocuk nasıl bu hale gelir?” Oysa asıl sormamız gereken soru çok daha rahatsız edici: “Bir çocuk bu hale gelirken biz neredeydik?”
Bu sorunun çarpıcı bir yansımasını sosyal platformlardan birinde yayınlanan “Adolescence” filminde görüyoruz. Film, bir çocuğun dış dünyayla bağının nasıl yavaş yavaş koptuğunu, kendi zihnine nasıl hapsolduğunu ve gerçeklik algısının yavaş yavaş nasıl yok olduğunu gözler önüne seriyor.. En sarsıcı tarafı ise bu kopuşun ani değil; sessiz, yavaş ve çoğu zaman fark edilmeden ilerlemesi.
Bir çocuk en çok görülmediğinde kaybolur. Bu sadece duygusal bir ifade değil, günümüzün en kritik gerçeklerinden biri. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünebilir: okula giden, sosyal medyada aktif, ailesi olan bir çocuk… Ama iç dünyada bambaşka bir hikâye yazılıyor olabilir. Parçalanan bir benlik algısı, bastırılmış duygular ve giderek büyüyen bir boşluk.
Bugünün dünyasında insanlar hiç olmadığı kadar “bağlantılı”, ama bir o kadar da yalnız. Sosyal medya kalabalıklar sunuyor, fakat gerçek temasın yerini dolduramıyor. “Modern yalnızlık” dediğimiz bu durum özellikle gençler üzerinde derin etkiler meydana getiriyor. Sürekli tüketilen içerikler, karşılaştırma kültürü ve onay ihtiyacı bireyin kendilik algısını zayıflatıyor. Gençler gerçek bağlar kurmakta zorlanıyor, kendini ifade edecek sağlıklı alanlar bulamıyor ve duygusal ihtiyaçlarını dijital dünyada karşılamaya çalışıyor. Ancak bu dünya çoğu zaman bu ihtiyaçları karşılamak yerine daha da derinleştiriyor.
Özellikle antisosyal kişilik bozukluğu olan bireylerde bu süreç daha riskli ilerleyebiliyor. Yoğun stres, ihmal, travma ya da duygusal yoksunluk, empati kurma becerisini zayıflatabiliyor. Ancak önemli bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor: Hiçbir çocuk bir anda tehlikeli hale gelmez. Bu bir süreçtir ve bu süreçte çoğu zaman uyarı sinyalleri vardır.
Ne var ki bu sinyaller ya fark edilmez ya da “geçer” diye önemsenmez.
Bireysel hikâyelerin arkasında daha geniş toplumsal dinamikler bulunur. Artan gelir eşitsizliği, adalet duygusunun zayıflaması, gelecek kaygısının büyümesi ve toplumsal değerlerin aşınması, gençlerin dünyasını doğrudan etkiliyor. Kendini değersiz, güvencesiz ve umutsuz hisseden bir birey için aidiyet duygusu zayıflar. Aidiyetin olmadığı yerde empati, vicdan ve sorumluluk duygusu da zamanla erozyona uğrar. Bu noktada bazı gençler için tehlikeli bir düşünce gelişir: “Kaybedecek hiçbir şeyim yok.” Ve bu düşünce, şiddeti bir ifade biçimi haline getirebilir.
Adolescence filminin sonunda anne ve babanın yüzleşmesi aslında hepimize ayna tutar. Tek bir soruya odaklanırlar: “Biz neyi göremedik?” Bu soru sadece bir aileye ait değil, toplum olarak hepimize ait. Çünkü mesele sadece çocuklar değil; mesele, onları ne kadar gördüğümüz, ne kadar duyduğumuz ve ne kadar gerçekten temas ettiğimiz.
Sonuç olarak, bir çocuk kaybolduğunda bu sadece onun hikâyesi değildir. Bu, onu göremeyen bir dünyanın hikâyesidir. Ve belki de artık gerçekten sormamız gereken soru şudur: Biz, neyi hâlâ yok sayıyoruz ya da görmüyoruz?




















