Anneler Günü duygulandırıyordu onu, annesini kaybettikten sonra. Çocukları bunu bilir ve saygı duyarlardı. Ama tatlı bir arama, şirin bir mesaj hoşuna da giderdi.
Kızının ilk Anneler Günü’ydü. Hep beraber kahvaltıya gittiler. Minik torunu masadaki şekerlerle oynuyor, kalabalık tesis arı kovanı gibi uğulduyordu. Epey uzak bir mesafede, tam ortada oturan bir çift bir anda gözüne ilişti. Kadın bir tane kesme şekeri eline alıp kâğıdından çıkardı, bardağına gelişigüzel atıp karıştırmaya başladı. Sanki o günkü mesaisi onu karıştırmakmış gibi güçlü güçlü karıştırıyordu. Zihni ona sormadan sayıyordu; otuz yedi, otuz sekiz… Tesiste her şey taş kesilmiş, sadece çay bardağı ile kaşığının sesi vardı her yerde. Tam 44 olduğunda kaşığı bardaktan çıkarıp kenara bıraktı. Nasıl emin olmuştu acaba tam olarak eridiğinden? Kafası başka yerdeydi de o sesin ritminde mi kendine gelmişti? O kadar sert ve hızlı yapmasa şeker erimez miydi? Takıldığını düşünüp rahatlamayı deniyordu ancak herkesin bir anda normal hayata dönüp konuşmaya başladığını, tesisin arı kovanı uğultusunu hissettiğinde anladı.
Sıradan davranışlarımızdaki sıradışılıkları, sıradışı ruh hâlinde olan biri fark eder. Rutin dediğimiz otopilot çıkmazı bizi bazen takıntılı, bazen vurdumduymaz, bazen gelişigüzel tavırlarla devam ettirir.
Anda olmak fikri, öğretisi, hayatı yakalayabilme egzersizi daha az hasarlı bir yaşam için elzemdir. Belki de bu durum, bu zaman yaşamının yan etkileri sonrası ortaya çıkmış bir sıkıntıdır. Planlı anı örtme, zamanın akışından habersiz kılma… İllüzyon, sihir, büyü, algı, manipülasyon ve daha birçok stratejik uygulama insanı andan bihaber kılarken, bir taraftan da sıkı sıkı “anda kalın, anı fark edin” nidaları yükselmekte.
İnsanın insana yaptığını hiçbir canlı ve cansız doğal etken, hiçbir güç yapmamıştır. Zira insan; akıllı ve duygulu bir canlı olarak kendine neyin çok fayda, neyin çok zarar vereceğini ilk olarak öğrenmiştir. Sıcak ve soğuğun zarar ve fayda ölçüsünü öğrendiğinde insan tam olarak konuşmayı bile bilmiyordur. Sonra sırasıyla yine böyle biriktirerek, gözlemleyerek veya takip ve taklit ederek her şeyi çok çabuk öğrenir. Etrafındaki büyüklerden ise her hâli ve tavrı emerek öğrenir. Yalan, hile, öfke, şefkat, hoşgörü, nezaket… Yakınlarındaki devamlı büyüklerden her davranışı adeta emerek öğrenir.
Biraz daha büyüyüp evin dışındaki dünyaya itilip keşfe başladığında süzme kötülüklerle temas eder ve biriktirir. Anaokulundan önce bilmediği o kadar çok kötü davranışı bir anda yüklenir ki bazen sıralama, bazen uygulama hatası yapar uygularken.
Anda kalmak elzem dedik. Kendinde kalmak ise sanat. Önce kendi olabilmesi gerekir insanın. Kendi olabilmesi ise baskısız bir ortam ve dingin bir ruh gerektirir. Binbir etkinin sağanak sağanak yağdığı bir ortamda ruh nasıl nötr kalabilir? Nasıl kendine uygun olanı tespit ve tesis edebilir?
Göçler, ülkeler arası olmadan önce de vardı. Şehirler arası göçlerde maksat rızık kazanmaktı. Maalesef kokteyl bir kültürün bulanık sonuçlarını izliyoruz mecburi olarak. Ekmek kazanmak için gittiği ortamda horlanmamak için esneyen tavır, yamuk yumuk kültür ve ahlaki değerler haritasını ortaya çıkardı.
Hayranlıkla izlediğim doğu bölgesi ahlaki ve kültürel tutumu hızla karamelize bir davranış hâlini aldı. Urfalı Abdullah’ın iğneli epilasyonla kaşlarını incelttiğini gördüğümde üzülmüştüm ama Bitlisli Zelal, 18’i bitirince erkek arkadaşıyla aynı evde kalmaya başladığında, Mardinli Hevin annesini huzurevine bıraktığında “Neler oluyor?” demeye başladık üzülerek.
Kolay bozulur, zor düzelen insan. Yıllarca diksiyonunu düzeltmek için paralanan kişi, iki rahat ortamda şive eğlencesi yaptıktan sonra ilk kayıtta en az üç beş hata verir. Bilinçli tavır, bilinçli heves ile bu kadar çok bozuluyorsa; bilinçsiz kabullenilmiş davranış, bilinçsiz uygulama ortamında ne kadar sağlam kalabilir?
Kendini bulamamış, ölçülerini bilememiş, şeklini oluşturamamış bir insan ne kadar özgün ve özgür olabilir? Daima yeni güncelleme bekleyen teknolojik yapı gibi sabahtan akşama yeni komut ve hayat planı bekleyen zavallı bir NPC aslında.
İçinde neler olduğunu merak bile etmediği ruhuyla tamamen taklit bir hayatın içinde ömür emanetini savurup gidiyor. İdol ve kahraman ister gönül, ibreyi sağlam tutmak için. En belirgin rehber kıstası ve dinidir. Dokunulmazlığı olur zira. Gücü ve tartışılmazlığı seni sabit tutar. Bu ölçü oturmamışsa oraya hangi kahramanı koyarsan koy, o esneklik asla düzelmez. Bazen bir film karakteri, bazen bir roman kişisi seni sürükler kendi olmaya. Boş kaptan köşkü işgal edilince gereksiz veya zararlı bir kahramanca, işte o zaman rüzgâr sürükler seni bilinmez pişmanlık sahillerine.
İstenilen bu ise zaten zafer çok yakın kurgulayıp işletenlere. Cana da kıyar bu güruh, gönüle de. Bencilliğin zirve yaptığı, diğergâmlığın son bulduğu bu ahir zaman deminde saklanıp kuytu, köşe, derinliğe muhafaza gerekiyor içleri gerektiğince.
Farkında olmadan sergilediğimiz, “Unuttum, üzgünüm.” ifadeleri ile telafi etmeye çalıştığımız ne varsa hepsi esaretimizin nişanesi aslında. Bunu günde kaç kere yapıyorsak onunla aynı seviyededir köleliğimiz de. Vitamin veya gıda takviyesi de firmalara ayrıca esarettir net bir şekilde.
Bulunduğu zamanı hissedebilmek… Elindeki işi görebilmek… Geleceğin şişirilmiş kaygısından arınmak, burada bununla yıma geçebilmek zaferdir hepsinin üzerinde.
Tanımadığın birilerinin birincil hedeflerine hizmet edip, bilmediğin keyifleri almayı beklemek çok acınılası. Senin gemin, senin güverten. İzin verdiğinde martıların bile pervasızca işgal ettiği bir ortamdan söz ediyoruz. Doğru duyguyla beslemediğin gönlün bile çabucak bozuluyorsa, çimin içi yabani otlarla örtülüyorsa, ekonomin kontrolü bırakınca batıyorsa; daima sınır, daima ölçü, daima farkındalık gerekiyor demektir.
Özüne bakıp gerekeni bilip, yarayanı seçip, özene özene besleyip canın pahasına koruman gerekiyordur.
Hayat tesadüfen yaşanacak kadar boş ve uzun değil. Hızla akan anlardan ibaret. Ne kadarını bilinçli ve seçici olarak inşa ediyorsan o kadarı senin ve o kadarı zaferin.
Daha çok zamanımız yok, daha çok ilgi ve alakamız var. Odağına kendi öz benliğimizi, öz bakımımızı, öz saygımızı, öz sağlığımızı koymadan çıkabilmemiz çok zordur bu cendereden…
Daha güvenli bir hayat için daha özenli bir hayat yaşamalıyız…
Rabbim yardım etsin hepimize…


















