Ben ne kadar kırılmışım?
Kendime sığınmışım
Söyleyecek sözüm vardı
Yazıp yazıp silmişim…
(Betül DEMİR)
İskender, kendine biraz geldiğinde gözlerini hafifçe aralayabildi ve üç tarafının perdelerle çevrildiğini gördü. Sonra gerçekle düşünceler arasında düşüncelere doğru kaydı tekrar.
Alexander Supertramp. Zihninin derinliklerinde ilk durak gerçek bir hikayeden uyarlanmış bu filmdi. Evet, zihninden silinip giden filmlerden biri değildi ama öyle bayıldığı bir film değildi. O kadar cahilce doğal hayata atılıp beceriksizce ölmek ona pek de ilham vermiyordu.
Bu sefer gözlerini açmadan kulaklarıyla etrafını bir yokladı. Anlamsız ayak sesleri ve konuşmalar duyabildi sadece.
Zihninde ikinci durakta sosyal medyada gördüğü bir gönderi vardı. Aşağı yukarı sabahın köründe başkasına ait bir işe giderken mahallenin delisinin güneşin keyfini çıkarttığını görünce hayatı sorgulayan bir gönderiydi ve filme göre İskender’e daha çok ilham vermişti.
Sonra aklına ikinci ve üçüncü nesil kahveciler geldi. Aslında moda olan şeylerle pek alıp vermediği yoktu ama adı yazılı bir bardakla çok da sağlıklı olmayan kahvelerle ilgili hiçbir zaman hevesi olmamıştı. Aynı zamanda tasarruf ve yatırım ile ilgili de moda akımlara hiç katılmamıştı, daha eski ve garanti araçları tercih ediyordu.
Bir sonraki durakta matcha vardı. Yani matcha çayını da içeren sağlıklı yaşamla ilgili her şey dikkatini çekiyordu. Bu konuda modanın tam anlamıyla esiri olmuştu. Bu konuda harcadığı para ve zamana hiç acımıyordu ama bazen de sırf bu hevesi yüzünden kandırıldığını da düşünmüyor değildi ama yine de vazgeçemiyordu.
Yine gözleri hafifçe aralayabildiğinde bu sefer biraz daha odaklanıp koluna takılı serumu fark edebildi ama tekrar düşünceler denizine geri döndü.
Bazen bir gün insan hayatında çok değiştiriyordu. İşte öyle bir gün daha sabahın ilk saatlerinde aslında bayağı bir zaman üzerinde çalıştığı bir proje tamamen ellerinde patlamıştı. Bu olay onu en azından o gün için kırılgan bir hale getirmiş ve çevresinden destek beklemişti. Ama hiç gelmemişti. Arkadaşı ve hatta dostu sandığı kişiler onu teselli etmeyi bırakın göz göze bile gelmemişti. Evet, bir yandan içi çok fazla burkulmuştu ama bir yandan da özgürleştiğini fark etmişti ansızın. Bu şirkette pek sayılmıyordu ve hatta belki de hiç sevilmiyordu bile. Demek ki şirketle ve içindekilerle pek de bir bağı yoktu.
Yüzüne tokat gibi çarpan acı gerçeklerle yüzleştiği aynı gün, kendine bir teselli ararken herkesten farklı yaptığı yatırımlardan birinden müthiş bir şekilde kar ettiğini fark etmişti. Böylece şirketle maddi olarak da pek bir bağı kalmamıştı.
Bunun üzerine aklına gelen planlar onu o kadar mutlu etmişti ki… Aldığı kararla ertesi gün işe gitmemiş, önce eski bir minibüs almış ve içini bir dolu kamp malzemesi ile doldurmuştu. Hayır, artık işe gitmeyecekti. Bir yandan sağlıklı olmak için o kadar uğraşırken bir yandan da her sağlıksızlığın başı olan stresle baş edemezdi. Belki de sadece ailesine onlara da yalan yanlış bir yurtdışı gezisi hikayesi anlatarak yeni hayatına yol almıştı.
Birkaç gün sonra bulduğu göl kıyısı onun şimdilik tam aradığı yerdi. Gölün tam karşısında koskoca fabrikalar eski hayatını temsil ediyordu sanki, diğer yandan onun olduğu yerde ise hiç kimse balıkçılık ile uğraşmıyor ve kendi başına eski hayatında bazen prestij yemeği olan balıkları neredeyse sıfır masraf ile tüketiyordu. Hem de öyle özel bir gün ya da sebep aramıyor, sanki ekmek gibi neredeyse her öğünde yiyordu.
Bir anda gözlerini sonuna kadar açıp olduğu yerde kımıldayınca sonunda bir hastanenin acil bölümünde olduğunu anladı.
Belki de son kez bu sefer aradaki boşluğu doldurmak için tekrar zihnine dönünce son hatırladığı o gün bir türlü elini ayağını hissetmediği ve ellerinde durduramadığı bir titreme aldığını hatırladı. Ayrıca psikolojik olarak da aşırı bir utangaçlığa kapıldığını ve derin bir depresyon hissettiğini hatırlıyordu. Ve birden gölden bir kılıç balığı ona doğru yaklaşıp “matrah” demişti. Tam o anda pandemi zamanında meşhur olan bir söylem aklına gelmişti. Sen duvarlarla konuşuyorsan bir sıkıntı yok ama duvarlar cevap vermeye başlarsa sıkıntı büyüktü. Evet, şimdi o aşamadaydı. Balıklar ona cevap veriyordu. Sonrası… Sonrası hiç yoktu. Buraya nasıl geldiğine dair en ufak bir fikri bile yoktu.
Artık iyice kendine geldiğinde sedyesinde biraz daha oturur pozisyona geçti ve beklemeye başladı. Uzunca bir süre sonra öndeki perde aralandı ve gelen doktor kendini içeri aldı. İskender’in dosyasını tekrar alıp bir süre inceledikten sonra birkaç kelime fısıldadı:
“Çılgın Şapkacı Sendromu”
Bir süre daha sessizlik devam etti. Ne demek istemişti doktor? Şifreli bir mesajı mı vardı?
“Yani cıva zehirlenmesi! Son zamanlarda çok fazla cıvaya maruz kalmış olabilir misiniz? Yani örneğin çok sık balık yemiş olabilir misiniz?”
İskender sadece acı acı gülümseyerek başını sallayınca doktor devam etti:
“Tabii ki öncelikle balığa bir süre ara vereceğiz ve şelasyon tedavisi uygulayacağız.”
İskender acı acı gülümsemeye devam etti. Sağlıklı yaşam için o kadar uğraştıktan sonra en ağır endüstriyel hastalıklardan birine nasıl yakalanmıştı! Şaka gibiydi! Ama değildi!
















