Hiç kendine şu soruyu sordun mu: Her şeyin tam da olması gerektiği gibi, hatta hayal ettiğimden bile daha iyi sonuçlanacağını bilseydim, yine de bu kadar kaygılanır mıydım? Ya da gerçekten kontrol etmeye çalıştığım şeyler benim kontrolümde mi, yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu? Belki de en dürüst cevap şu: Kontrol etmeye çalıştığımız şeylerin çoğu henüz var bile değil. Bir durum olur, henüz sonuçlanmamıştır, henüz gerçekleşmemiştir ama zihin çoktan senaryolar yazmaya başlar. “Ya şöyle olursa?”, “Ya bu da olursa?” derken kendini, henüz gerçek olmayan sorunların içinde bulursun.
Zihin detay sever, her şeyi en ince ayrıntısına kadar analiz etmek ister. Sanki her ihtimali düşünürse güvende olacakmış gibi davranır ama aslında yaptığı şey çoğu zaman henüz var olmayan problemleri çözmeye çalışmaktır. Ve gerçek şu ki, var olmayan bir problemi çözemezsin çünkü ortada çözülmesi gereken bir şey yoktur, sadece düşünceler vardır. İşte tam bu noktada hayat karmaşıklaşmaya başlar. Zihin bir ihtimali çözer gibi olur, sonra başka bir ihtimal meydana getirir; bir korkuyu yatıştırır, ardından yenisini üretir ve insan kendi zihninin içinde yorulur.
Kaygılanır, çabalar, kontrol etmeye çalışır… Sonra bir noktada sonuç gelir ve çoğu zaman düşündüğü kadar zor olmamıştır. Ama insan bunu kendi çabasına bağlar, “çok uğraştım, bu yüzden oldu” der. Oysa belki de hayat zaten kendi akışında ilerliyordur ve insan sadece o akışa direnirken yoruluyordur. Şimdi kendine şu soruyu sormanı istiyorum: Eğer gerçekten her şeyin olması gerektiği gibi olacağına güvenseydim, zihnim bu kadar çalışır mıydı?
Belki de mesele olanı değiştirmek değil, olana direnmemektir. Çünkü direnç karmaşa oluşturur, akış ise sadedir. Hayatın doğal bir ritmi vardır; sen müdahale etmediğinde, zorlamadığında, kontrol etmeye çalışmadığında her şey kendi yerini bulur. Ama teslim olmak çoğu zaman yanlış anlaşılır. Çoğumuz için teslimiyet, kaybetmek gibi hissettirir. Çünkü zihnimiz bize hep şunu öğretmiştir: Sonuç almak için çabalamalısın, zorlamalısın, mücadele etmelisin. Sanki her kazanımın arkasında yoğun bir efor olmak zorundaymış gibi… Sanki ne kadar yorulursan o kadar hak edersin gibi…
Oysa burada görünmeyen bir gerçek vardır: Zihin çoğu zaman bilinç dışı bir yarışın içindedir. Sürekli daha iyisini, daha fazlasını, daha hızlıyı kovalar. Durmak istemez çünkü durursa kaybedeceğini zanneder. Bu yüzden seni de sürekli hareket halinde tutar; düşünmeye, çözmeye, kontrol etmeye zorlar. Ama belki de asıl özgürlük, o direksiyonu zihninden alıp kendi eline geçtiğin anda başlar. Çünkü o zaman fark edersin ki, her an çabalamak zorunda değilsin. Her şeyi zorlayarak elde etmek zorunda değilsin.
Teslimiyet tam olarak burada başlar. Bu bir vazgeçiş değil, bir bırakış halidir. “Ben elimden geleni yapıyorum ve gerisini hayatın akışına bırakıyorum” diyebilmektir. Bu, sonucu umursamamak değil; sonuca bağımlı olmamaktır. Çünkü gerçek güven, her şeyin sen zorladığın için değil, olması gerektiği için gerçekleştiğini anlayabildiğin anda oluşur. Görmeden güvenmek, bilmeden inanmak belki de en zor olanıdır ama en özgürleştirici olan da budur.
Şimdi bir an dur, nefes al ve kendine şunu sor: Gerçekten çözmem gereken bir şey mi var, yoksa sadece düşünüyor muyum? Eğer sadece düşünüyorsan, belki de yapman gereken düşünceleri susturmak değil, onlara tutunmamaktır. Akış, sen bıraktığında başlar. Zor olan hayat değil, kontrol etmeyi bırakmaktır. Ama bıraktığında göreceksin ki hayat zaten seni taşıyor.



















