İnsan ruhunun en büyük yanılgısı, nezaketi bir terbiye metodu sanmasıdır. Yıllarca vicdan terazimizde “aman kalp kırılmasın” diye sakındığımız her söz, meğer karşı tarafın arsızlık zırhına eklenen birer halkaymış. Biz sustukça, muhatabımızın hatasını bir pişmanlık gömleği gibi giyeceğini sandık; oysa o, bizim sessizliğimizden kendine haklılık sarayları inşa etmiş.
Günümüz insanının trajedisi burada başlıyor: Adalet bir erdem değil, sadece bir talep meselesi haline geldi. Herkes kendine adalet istiyor ama kimse aynanın karşısına geçip “ben nerede yanlış yaptım?” demiyor. Kendi hatasını devasa bir kaya gibi saklayanlar, sizin küçük bir toz tanesi kadar olan yanlışınızı bir infaz gerekçesine dönüştürebiliyor. Naiflik, bu kurtlar sofrasında maalesef sadece iştah kabartan bir meze.
Eskiden “hatayı yüze vurmamak” bir incelikti. Şimdilerde ise bu sessizlik, karşı tarafın yüzsüzlüğüne dikilmiş bir kaftan. Siz sustuğunuzda o hatasını görmüyor; aksine, sizin sessizliğinizi kendi kusursuzluğunun bir onayı sayıyor. Ve bir gün, o biriktirdiği bencillikle karşınıza dikildiğinde, sizin zamanında söyleyemediğiniz o sözler, onun elinde bir silaha dönüşüp tam göğsünüzün ortasına saplanıyor.
İşte bu yüzden, vaktinde söylenmeyen her gerçek, gelecekte size atılacak bir iftiradır. Erdem, kötülüğe sessiz kalarak onu beslemek değil; hakikati, can yaksa bile yerli yerine koymaktır. Kimse sizin nezaketinizle terbiye olmayacak kadar bencilse, bırakın gerçekler konuşsun.
Sustuğunuz yerden yaralanmak istemiyorsanız, hakikati kınından çıkarmanın vaktidir. Madem kimsenin adil olmak gibi bir derdi yok, madem herkes kendi hatasını silecek bir silgi arıyor; o halde gerçekleri bir tokat gibi, tam zamanında, olması gereken yere…



















