Hiç bazı insanların kendi dönemleri için fazla zeki olduğunu düşündünüz mü? Peki ya tarihteki en büyük dahilerden biri… aslında kendi çağından değilse?
Belki ilk duyduğunuzda bu fikir size de bir komplo teorisi gibi gelebilir. Ama Leonardo da Vinci’nin hayatını, notlarını ve geride bıraktığı eserleri araştırdıkça insanın aklı ister istemez karışıyor. Çünkü o, sadece iyi resim yapan biri değildi. Bana göre ya insanlık tarihinin gördüğü en büyük dahilerden biriydi… ya da hâlâ çözemediğimiz çok büyük bir sırrın tam ortasındaydı.
Leonardo da Vinci, 15 Nisan 1452 yılında İtalya’nın küçük Vinci kasabasında dünyaya geliyor. Soyadını bile doğduğu kasabadan alıyor. Evlilik dışı dünyaya geldiği için o dönemin şartlarında çok büyük imkânlarla büyümüyor. Ama bazen insan düşünüyor… Belki de bazı insanlar nerede doğarsa doğsun, kaderleri dünyayı değiştirmek oluyor.
Daha küçücük yaşlardan itibaren diğer çocuklardan farklı olduğu söyleniyor. Doğayı saatlerce izliyor. Kuşların kanat hareketlerini inceliyor, suyun akışını izliyor, ağaçların dallarını, yapraklarını çiziyor. Herkes baktığını görürken o, gördüğünü anlamaya çalışıyordu. Sanki doğa onun öğretmeniydi.
Genç yaşta Floransa’da dönemin en önemli sanatçılarından Verrocchio’nun atölyesine giriyor. Ama burada bile diğer öğrenciler gibi değildi. Resim öğrenirken matematik çalışıyor, heykelle ilgilenirken mekanik üzerine düşünüyor, müzikle uğraşırken anatomi araştırıyordu. Sanki tek bir alana sığmayan bir zihni vardı.
İşte tam da bu noktadan sonra Leonardo’nun gizemi başlıyor. Çünkü bugün onun notlarını açıp baktığımızda, yüzlerce yıl sonra yapılacak icatlara benzeyen çizimlerle karşılaşıyoruz.
- Helikopter…
- Tank…
- Paraşüt…
- Denizaltıya benzeyen tasarımlar…
- Dönen savaş makineleri…
- Uçuş sistemleri…
Şimdi durup düşünelim. Leonardo bunları çizerken yıl 1400’lerin sonları. Daha motor bile yok. Elektrik yok. Sanayi Devrimi bile yaşanmamış. Böyle bir dönemde yaşayan bir insanın, yüzyıllar sonra yapılacak araçlara bu kadar benzeyen tasarımlar hazırlaması sizce gerçekten normal mi?
Belki sadece olağanüstü bir hayal gücüydü… Belki… Ama bazen insanın aklına başka ihtimaller de geliyor.
Bir başka konu ise anatomi. Leonardo, yüzlerce insan cesedini inceleyerek kasları, kemikleri ve organları tek tek çizdi. O dönemde böyle çalışmalar yapmak hem çok zordu hem de büyük tepki çekebiliyordu. Buna rağmen yaptığı çizimler bugün bile doktorları şaşırtacak kadar doğru kabul ediliyor.
Ben en çok burada durup düşünüyorum. O dönemin doktorlarının bile bilmediği ayrıntıları nasıl bu kadar doğru çizebildi? Gerçekten sadece gözlem yeteneğiyle mi? Yoksa biz onun zekâsını hâlâ tam olarak anlayabilmiş değil miyiz?
Bir de defterleri… Leonardo’nun notlarının büyük bölümü ayna yazısıyla yazılmıştı. Yani normal şekilde okuyamıyorsunuz. Aynaya tuttuğunuz zaman okunabiliyor. Kimileri bunun sebebinin solak olması olduğunu söylüyor. Kimileri ise fikirlerini Engizisyon’dan korumak istediğini. Ama başka bir görüş daha var. Ya gerçekten bazı bilgilerin o dönemde bilinmesini istemediyse? Elbette bunun kesin bir kanıtı yok. Ama insan ister istemez bu soruyu soruyor.
Leonardo’nun hayatındaki bir başka gizem ise zaman zaman ortadan kaybolması. Aylarca gözlerden uzak kalıyor. Sonra geri dönüyor ve yanında kimsenin daha önce görmediği çizimler, tasarımlar ve fikirler oluyor. O süre boyunca ne yaptığı tam olarak bilinmiyor. Belki de sadece çalışıyordu. Belki de yeni şeyler keşfediyordu. Ama bu bilinmezlik bile onun etrafındaki gizemi büyütmeye yetiyor.
Bir de şu var… Leonardo’nun klasik anlamda üniversite eğitimi yoktu. Latinceyi bile sonradan öğrenmeye çalıştı. Buna rağmen mekanikten optiğe, astronomiden mühendisliğe, mimarlıktan hidrolik sistemlere kadar onlarca alanda çalışmalar yaptı. Bir insan bunların hepsini tek bir ömre nasıl sığdırabilir?
İşte bu yüzden bazı tarihçiler ona “Rönesans insanı” diyor. Ama ben bazen bunun bile yetersiz kaldığını düşünüyorum. Çünkü bana göre Leonardo sadece yaşadığı dönemin değil, belki de insanlık tarihinin en sıra dışı zihinlerinden biriydi.
Onun tablolarına baktığınızda bile bunu hissediyorsunuz. Mona Lisa’nın o gizemli gülümsemesi… Son Akşam Yemeği’ndeki matematiksel düzen… Işığın kullanımı… Perspektif… Hepsi sanki sadece sanat değil, aynı zamanda bilim anlatıyor.
Bazen düşünüyorum… Eğer zaman yolculuğu gerçekten mümkün olsaydı ve tarihten bir kişiyi “gelecekten gelmiş olabilir” diye seçecek olsaydık, acaba ilk akla gelen isim Leonardo olur muydu? Belki evet… Belki hayır… Çünkü bunun hiçbir kanıtı yok.


















