Mesafe, bir insanı sadece seyretmenin ama onu asla hissedememenin en konforlu ve en acımasız yoludur. Hayatındaki insana hep uzaktan, güvenli bir mesafeden bakarsan, içindeki fırtınaları da kalbinin asıl rengini de göremezsin. Uzaktan bakılan deniz dingin ve kusursuz görünebilir. Oysa o denizin ne kadar üşüdüğünü, dibinde hangi kırık gemileri sakladığını anlamak için kıyıya inmek gerekir. O suya çıplak ellerle dokunmayı göze almak gerekir. Sen, aramızdaki duvarları hep bir koruma kalkanı yaptın. Ben ise o duvarları yıkabilmek, sana tüm zırhlarından sıyrılmış yalın bir ruhla dokunabilmek için her defasında daha büyük bir inançla koştum. Fakat anladım ki, sana doğru attığım her büyük adım, aradaki o aşılmaz mesafe yüzünden beni başladığım yere, kendi yalnızlığıma fırlattı. Kendi kendimi tüketerek sana yürümeye çalışmanın adı aşk değilmiş; ruhu yoran yorucu bir döngüden ibaretmiş her şey. Gerçek bir bağ, sadece yan yana durmakla kurulmaz. Ruhların birbirinin karanlığında kaybolmayı göze alması, o gönül içinde kendi özgürlüğünü bulmasıdır bağ dediğin.
Sana hiçbir şart koşmadan, adeta kalbimin anahtarlarını teslim ederek gelmiştim. Bu teslimiyet benim için bir tutsaklık değil, gururdu. Şimdi o süslü kelimelerin arkasına saklanmayı bırakma vakti. Üzerine giydiğin o büyük, o iddialı anlamları yavaşça yere bırak ve kendi gerçeğinle, seçtiğin yolla yüzleş artık. Bu duyguyu, onun ağırlığını taşıyamayacak bir yürekte zorla tutmanın hiçbir manası yok. Bırak o kıymetli örtü, onun derinliğini gerçekten hissetmeye cesareti olan bir başka ruhun omuzlarına değsin. Senden geriye kalanlar için içimde bir öfke ya da kırgınlık taşımıyorum. Bu yolda yürürken ne seni bilerek incittim ne de fırtınalarının beni tamamen yok etmesine izin verdim. Acı olan ne biliyor musun? O uzak bakışlarında artık kendimi göremiyorum. O gözlerin arkasında bambaşka bir hikayenin, çoktan başkasına akmış bir sevdanın gölgesi var. Artık bu dilsiz kabullenişle, kendi kıyılarıma çekiliyorum.
Mesafe, sadece araya giren yollar değildir; aynı odada, aynı gökyüzünün altında birbirinin çığlığına sağır kalmaktır. İnsanın tüm samimiyetiyle bir başkasının karşısında durması, dünyadaki en büyük varıştır. Bu varışın arkasında tek bir arzu yatar: Sadece görülmek ve olduğun gibi kabul edilmek. Hayat bazen bizi, sesimizin yankısını bile bizden esirgeyen sarp kayalıkların karşısına diker. Ne kadar yüksek sesle haykırırsan haykır, sesin o kayalardan seker ve yine kendi kalbine batan keskin bir sızıya dönüşür.
Anlaşılmamış olmak, insanı yavaş yavaş eriten en hüzünlü sessizliktir. Sen birinin hayatında ruhunun tüm derinliğiyle var olmaya çalışırsın. İçindeki fırtınaların asıl sebebini görsün istersin. O ise o sulara elini uzatmak yerine, sadece yüksek bir tepeden yüzeydeki köpükleri izlemekle yetinir. Ne içindeki can kırıklarını fark eder ne de ne kadar üşüdüğünü anlamak için parmak uçlarını suya değdirir. Bu uzaktan seyretme hali, karşındakini bir insan olarak değil, sadece manzaranın bir parçası olarak görmektir. İşte bu yüzden, her geri çekilişinde daha büyük bir boşluğun içine düşersin. İnsan sevilmemeye bir şekilde alışıyor; kalbini avutacak yollar bulup o eksikliği kendi şefkatiyle sarabiliyor. Fakat anlaşılmamış olmanın, o çaresiz sağırlığın açtığı yara çok daha derinlerde kalıyor. Birinin gözlerinin içine bakarken, onun senin ruhunda bambaşka bir anıyı, bambaşka birinin hayalini izlediğini fark ettiğin o an, kelimelerin bittiği yerdir. O an anlarsın ki, senin göze aldığın yollar onun dünyasında sadece şatafatlı bir kılıftan ibaretmiş. Bu duvarların arasında daha fazla hırpalanmamak için, insan kendi sessizliğine, kendi yalnızlığına sığınmak zorunda kalıyor, vesselam.
















