İlkbaharın gelişi çoğu zaman fark edilmez. Kimse kapıyı çalıp “artık her şey değişti” demez. Bir sabah uyanırsın; hava hâlâ serindir ama eskisi kadar değil. Pencerenin önündeki ağacın rengi tam değişmemiştir, yalnızca daha canlı görünür. Açık duran camdan gelen rüzgâr aynıdır belki ama bu kez yüzüne değdiğinde sende bıraktığı his aynı değildir.
Sonra bir gün durup düşünürsün: Bahar bugün gelmedi. Bir süredir geliyordu da sen ancak şimdi fark ettin. Galiba insanın iç dünyasında olan değişimler de buna benziyor. Bize hep değişimin büyük anlarla geleceği anlatıldı. Bir karar vereceğiz, her şey değişecek. Bir sabah uyanacağız ve eski hâlimiz geride kalacak. Ama gerçek hayatta çoğu şey böyle olmuyor.
İnsan çoğu zaman yavaş değişiyor. Önce bazı şeylere eskisi kadar kırılmıyor. Sonra her şeyi açıklama ihtiyacı azalıyor. Sonra bir gün fark ediyor ki uzun zamandır içinde taşıdığı bir ağırlık artık aynı yerde durmuyor. Kış da biraz böyle geliyor. Bir anda değil. Önce yoruluyorsun. Sonra bazı şeyleri ertelemeye başlıyorsun. Sonra heyecan duymamayı olgunluk sanıyorsun. Daha az beklemeyi kendini korumak zannediyorsun. Bir süre sonra da içindeki sessizliği karakterin sanıyorsun. Oysa belki sadece uzun zamandır üşüyorsundur. İlkbaharın güzel tarafı da burada başlıyor. Çünkü ilkbahar önce büyük mutluluklar getirmiyor. Önce küçük şeyleri geri getiriyor.
Yürürken gökyüzüne bakmayı, yarım bıraktığın bir şarkıyı sonuna kadar dinlemeyi, sabahları perdeyi biraz daha erken açmayı, hiç önemli görünmeyen bir anda sebepsizce gülümsemeyi… Hayat bazen bize bunları yeniden hatırlatıyor. İnsan her zaman yeniden mutlu olmuyor ama bazen yeniden hissediyor. Bana kalırsa bu daha gerçek bir şey. Çiçek açmak da böyledir. Biz çoğu zaman yalnızca açan çiçeği görürüz; oysa asıl değişim toprağın altında, köklerde başlar. Uzun süre hiçbir şey olmuyormuş gibi görünürken, görünmeyen yerde sessiz bir hazırlık sürer.
İnsan da biraz böyledir. Bir sabah bambaşka biri olarak uyanmaz. Değişim, fark edilmeden, küçük adımlarla gelir. Bir gün kendine daha yumuşak davranırsın. Bir gün geçmişi değiştirmeye çalışmaktan vazgeçersin. Bir gün beklemeyi başarısızlık saymazsın. Sonra, ne zaman açıldığını bile anlamadığın bir pencere belirir içinde. Temiz bir hava dolar yüreğine. Belki neşe tam olarak budur. Gürültülü bir sevinç değil; insanın içinde yavaş yavaş kendine yer bulan hafifliktir. Doğanın en sevdiğim tarafı da budur. Ağaçlar acele etmez. Yanındaki ağaca bakıp neden daha erken ya da daha geç çiçek açtığını sorgulamaz. Kendini suçlamaz. Kendi mevsimini bekler. Belki insanın da kendine karşı biraz daha sabırlı olmayı öğrenmesi buradan başlar. Henüz çiçek açmadığı günlerde kendini kurumuş sanmamak, sessiz geçen zamanları kayıp saymamak ve her şeyin hemen düzelmesini beklememek gerekir. Çünkü bazı baharlar dışarıdan gelmez. İnsan bir gün durur, derin bir nefes alır ve fark eder ki içi uzun zamandır usul usul ısınıyormuş. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde görünür. Askılar düzgündür, cam temizdir, ışık yeterlidir. Ama içeride, kimsenin görmediği yerlerde yarım kalmış işler vardır. Sökülmüş yerler, bekleyen parçalar, bir gün tamamlanırım diye katlanıp kaldırılmış kumaşlar… Ben de öyleydim. Bir yanım sürekli dağılıyor ama kimse anlamasın diye hep aynı yerden gülümsüyordum.
Sonra sen geldin. Öyle büyük şeyler yapmadın. Beni değiştirmeye çalışmadın. Kırıklarıma isim koymadın. Sadece yıpranmış yerlerime baktın ve onları gizlemeye uğraşmadın. İlk kez biri, eksik bir insanı tamamlamaya çalışmadan da sevebilir diye düşündüm. Gariptir, o gün hiçbir şey bir anda düzelmedi. Yaralarım kapanmadı, eksiklerim yok olmadı. Ama içimde yıllardır bir çekmecede sessizce bekleyen parçalar, yeniden birbirine ait olduklarını hatırladı.
Bugün hâlâ aynı insanım. Hâlâ bazı yerlerim sökülüyor, hâlâ zaman zaman eksik hissediyorum kendimi. Fakat artık korkmuyorum. Çünkü öğrendim ki insan, kusursuz olduğu için iyileşmiyor. Bazen biri, dağınık hâlini gördüğü hâlde gitmediği için iyileşiyor. Bazen en büyük onarım, eksiklerini saklamak zorunda kalmadığın bir bakışta başlıyor. Ve galiba hayatın en güzel tarafı da bu. İnsanın yeniden doğması değil; kendisi olmaktan vazgeçmeden, yavaş yavaş iyileşebilmesi. Çünkü en kalıcı değişimler gürültüyle gelmez. Tıpkı toprağın altında sessizce büyüyen kökler gibi, insan da en çok kimsenin görmediği zamanlarda olgunlaşır. Bir gün dönüp geriye baktığında ise anlar ki beklediği bahar, uzaktan gelen bir mevsim değil; çoktan kendi içinde filizlenmeye başlamış oluyor, vesselam.
















