İnsan, yaşadıklarını bir hikâyeye dönüştürür; yaşayamadıklarıysa çoğu zaman içinde adı konmamış bir boşluk olarak kalır. Beklediği söz gelmemiş, korktuğunda yanında duran olmamış, sevincini çoğaltacak yakınlık hiç kurulamamıştır. Bunların hafızada belirgin bir sahnesi yoktur; yine de insanın kendine, başkalarına ve hayata nasıl yaklaşacağını belirler. Bazen bir ömür, hiç tanınmamış bir iyiliğin eksikliğini taşır.
Çocuk, böyle bir eksikliğin nedenini çoğu zaman çevresinin veremediği şeyde değil, kendinde arar: “Çok şey istiyorum, fazla hassasım, sevilmek için daha uslu olmalıyım.” Beklemekten utanır, istememeyi öğrenir; karşılanmayan ihtiyacını kendi değeriyle açıklar. İhtiyaç ortadan kalkmaz; yalnızca dile getirildiğinde karşılık bulamayacağı inancı yerleşir. Yıllar içinde bu öğrenme, neyi isteyebileceğine ve kendine hayatta ne kadar yer açacağına dair sessiz bir ölçüye dönüşür.
Yetişkinlikte bu ölçü, gündelik cümlelere yerleşir: “İşler biraz hafiflesin, sonra kendime zaman ayırırım.” İstediğimiz kitabı, küçük bir yolculuğu, dinlenmeye ayrılacak bir akşamı erteleriz. Herkesin ihtiyacını gözetmeye alışan insan, kendini en sona bırakmayı fedakârlık ya da düzen sanabilir. Mutluluğu reddetmez; kendisi için uygun koşulların oluşmasını bekler. Bazen çocukken kendisine ayrılmayan yeri, büyüdüğünde de kendine açamaz.
Beklenen her “sonra”, zamanla bir ihtimalden vazgeçişe dönüşür. İnsan yalnızca gidemediği yolun değil, o yola çıksaydı olabileceği kişinin de yasını tutar. Söylenemeyen sözler, cesaret edilemeyen seçimler, sahip olunamayan imkânlar sessizce birikir. Bu yas, geçmişte alınan her karar için kendini suçlamak değildir; bazı yollar gerçekten kapalıdır. Yine de insan, içinde taşıdığı ama hayata geçiremediği benliğini özleyebilir. Bazı kayıplar, birini yitirmekten değil, kendi ihtimallerinden uzak düşmekten doğar.
Bu yasın tanınması güçtür. Ortada kaybedilmiş bir insan yoktur; kederin herkesçe kabul edilen bir adı da olmayabilir. İnsan bu yüzden kendi yoksunluğunu küçültür: “Daha kötüsü olabilirdi,” der. Elbette gerçekleşmeyen her istek travma değildir. Ancak çocuklukta tekrar tekrar karşılanmayan ihtiyaçlar, kişinin yakınlık kurma, yardım isteme ya da kendi sınırlarını koruma biçimini etkileyebilir. Geçmişte kalmış gibi görünen yokluk, bugünkü seçimlerin içinde yaşamayı sürdürür.
Yas tutmak geçmişi geri getirmez; insanın bugünü geçmişin hükmüne bırakmamasına yardım edebilir. Yaşanmamış güzelliklerin adını koymak, küçük bir sevinci hep daha uygun bir zamana ertelememek, kendimize hayatın içinde yer açmanın yollarıdır. Her şeyi telafi edemeyiz; ama kendimizi bekletmeyi sürdürmek zorunda değiliz. Çünkü bazen insan, hiç gelmeyen güzelliklerin değil, onları beklerken ertelediği kendi hayatının yasını tutar.

















