Bazı insanlar bir yere gitmek ister. Bazıları ise bir duyguya kavuşmak… Ben hep ikincisini aradım.
Uzun zaman, insanın hayatını değiştirmek için bulunduğu yeri değiştirmesi gerektiğini düşündüm. Başka bir şehir, başka bir ev, başka insanlar… Sanki mesafeler uzadıkça içimizde taşıdığımız ağırlıklar da geride kalacakmış gibi.
Oysa insan nereye giderse gitsin, kendini de yanında götürüyor.
Belki bu yüzden benim hayalim hiçbir zaman yalnızca bir yer olmadı. Deniz kenarında küçük bir ev düşündüğümde mesela, istediğim yalnızca o ev değildi. Sabah perdeyi araladığımda içeri giren ışık, acele etmeden içilen bir kahve, kimseye yetişmek zorunda olmadığım bir gün ve içimde uzun zamandır duymadığım o sakinlikti.
Demek ki özlediğim bir manzara değilmiş. Bir duygunun içinde yaşayabilmekmiş.
İnsan bazen “Gitmek istiyorum,” der. Ama biraz daha dikkatli dinlediğinizde, o cümlenin altında başka bir cümle vardır:
“Artık böyle hissetmek istemiyorum.”
Çünkü her gidiş isteğinin ardında yeni yerler görme arzusu yoktur. Bazen yorulmuşluk vardır. Bazen kendine ait bir hayat kurma isteği. Bazen yıllarca başkalarının beklentileri, sorumlulukları ve sesleri arasında kendi sesini kaybetmiş bir insanın, yeniden kendine ulaşma çabası…
Belki de bu yüzden bazı hayaller aslında mekânlarla değil, duygularla ilgilidir. Bir sabaha içi sıkışmadan uyanmak; kendisini sürekli açıklamak zorunda kalmadan anlaşılmak; sevildiğinden şüphe etmemek; bir kapıyı kapattığında arkasında bıraktıkları yüzünden suçluluk duymamak… Ve en önemlisi, kendi hayatının içinde misafir gibi yaşamamak.
Büyüdükçe hayallerimizin yalnızca şekli değil, anlamı da değişiyor. Gençken kendimize “Nereye gitmek istiyorum?” diye soruyoruz. Sonra hayat, daha zor ama daha gerçek bir soru bırakıyor önümüze:
“Nasıl hissetmek istiyorum?”
Çünkü dünyanın en güzel şehrine de gitseniz, küçük bir sahil kasabasına da yerleşseniz, yıllardır hayalini kurduğunuz eve de kavuşsanız; içinizde huzur yoksa hiçbir manzara uzun süre güzel kalmıyor. Dışarıdaki hayatı değiştirmek mümkün belki, ama insan içindeki ağırlıkları bir valizden çıkarır gibi çıkarıp geride bırakamıyor.
İşte insan bunu fark ettiğinde, gitmenin anlamı da değişiyor.
Artık gidilecek yerlerden çok, kavuşmak istediği duyguları düşünüyor. Huzuru, özgürlüğü, güvende hissetmeyi, kendi ayaklarının üzerinde durabilmeyi, sevdiği insanların iyi olduğunu bilmeyi… Ve akşam olduğunda, bütün yorgunluğuna rağmen, “Bugün kendi hayatımı yaşadım,” diyebilmeyi.
Belki mutluluk dediğimiz şey de sandığımız kadar büyük ve ulaşılmaz değildir. Belki hayatın bir gün kusursuz hâle gelmesi değil; insanın kendi hayatının içinde artık yabancı hissetmemesidir.
Bir yere ait olmaktan önce, kendine ait olabilmektir.
Çünkü insan kendine ait olduğunda yolların anlamı da değişir. Artık kaçmak için değil, yaklaşmak için yürür. Bir şehre değil. Bir eve değil. Bir başkasına bile değil. Kendine. Ve yıllardır içinde yer açmaya çalıştığı o duyguya…
Belki hepimizin bir gün varmak istediği asıl yer, hiçbir haritada yoktur.
Çünkü bazı yolculukların varış noktası bir şehir, bir ülke ya da bir ev değildir.
İnsanın en uzun yolculuğu, bir gün kendi hayatının ortasında durup bütün kalbiyle “İşte, burada iyiyim.” diyebildiği yere kadardır.

















