Bazen durup çevremdeki insanlara, yaşanan diyaloglara bakıyorum da kendime sormadan edemiyorum: Ben mi çok düz bakıyorum hayata, yoksa insanlar gerçekten bu kadar rahat mı maske takıyor?
Eminim sizin de hayatınızda bu tiplerden en az bir tane vardır. Hatta bazen koca bir kalabalığın içinde aslında ne kadar yalnız kaldığımızı hissettiren de tam olarak bu insan profilleridir.
İlk grup, o meşhur “asla haksız çıkmayanlar”…
Bir hata yaparlar, bunu gayet net görürsünüz. Hatta öyle ki üzerine tartışılmayacak kadar ortadadır her şey. Kırmadan, dökmeden, tamamen insani bir tepki verirsiniz; “Bak, bu yaptığın beni kırdı.” ya da “Burada bir yanlış var.” dersiniz. Ama o da ne? Bir bakarsınız, bir anda bütün roller değişmiş! Hatayı yapan o değilmiş gibi size tavır almaya, soğuk davranmaya başlar.
Sizi öyle sessiz bir suçluluk çemberinin içine çekerler ki bir süre sonra “Acaba ben mi yanlış anladım, ben mi abarttım?” diye kendinizi sorgularken bulursunuz. Aslında yaptıkları şey o kadar net ki: Kendi hatalarının ezikliğini ve mahcubiyetini yaşamamak için topu hemen karşı tarafa atmak. Sizi savunmaya zorlayarak asıl konuyu unutturmak. Özür dilemek büyük bir erdemdir, derler ya; işte o erdem, kendi egosuyla yüzleşmeyi göze alamayan insanların harcı değil maalesef.
Gelelim ikinci gruba… Yani her masanın insanı olanlara, nabza göre şerbet verenlere.
Hani bir masada birinin arkasından demediğini bırakmayıp, beş dakika sonra o insan kapıdan içeri girdiğinde gözlerinin içi gülerek sarılanlar vardır ya… Hangi masaya otursa oranın rengini alan, kimin yanında duruyorsa onun duymak istediği şeyleri söyleyenler. Dışarıdan bakınca herkesle arası mükemmeldir, çok sosyaldir, çok tatlıdır. Ama biraz yakından bakınca o kadar yüzeyseldir ki o ilişkiler… Herkese gülücük dağıtırken aslında kimseye gerçekten temas edemezler. Çünkü bir insana gerçekten temas edebilmek için önce bir duruşunuzun olması gerekir.
İnsan ilk başlarda öfkeleniyor tabii. “Nasıl bu kadar rahat davranabiliyorlar?”, “İki dakika önce arkasından konuştuğu insanın yüzüne nasıl bu kadar içten gülebiliyor?” diye hayret ediyorsunuz. Ama zamanla anlıyorsunuz ki başkalarının karakter erozyonunu veya olgunlaşamamış ego savaşlarını biz tedavi edemeyiz. Onların vicdanı ya da esnek omurgaları bizim sorumluluğumuzda değil.
Şimdi böyle durumlarla karşılaştığımda kendimi yormak yerine sakince geriye çekilmeyi tercih ediyorum.
Çünkü biliyorum ki samimiyetin olmadığı yerde huzur da olmuyor. Yüzüme gülüp arkamdan konuşanların, hatasını kabul etmek yerine zeytinyağı gibi üste çıkarak bana tavır yapanların hayatımda kapladığı alanı günden güne küçültüyorum. Ne kimsenin maskesini yüzüne vurmaya enerjim var ne de o yapmacık tiyatrolarda rol almaya…
Net olmak, göründüğün gibi olmak ve yeri geldiğinde “Evet, burada hatalıydım.” diyebilmek büyük bir zarafettir. Ve bu devirde o zarafeti taşıyabilen, gölgesine sığınabileceğiniz dürüst insanlarla yürümek her şeyden daha kıymetli.
















