Sabahları gözümüzü açar açmaz dünyaya değil, ekrana bakıyoruz. Parmaklarımız, henüz zihnimiz uyanmadan kaydırmaya başlıyor. Haberler, paylaşımlar, yorumlar… Her şey hızla akıyor. Dünya sanki bir akıştan ibaretmiş gibi. Oysa hayat, kaydırılarak geçilecek bir şey değil; durup bakılmayı, hissedilmeyi, hatta bazen sessizce beklemeyi ister.
Modern insanın en büyük yanılgısı, her şeye yetişebildiğini sanmasıdır. Oysa yetiştikçe derinliği kaybediyoruz. Çok şey görüyor, az şey anlıyoruz. Çok konuşuyor, az dinliyoruz. En çok da kendimizi duymayı unutuyoruz. Gürültünün içinde, insanın kendi iç sesi en kolay kaybolan şeydir.
Bir zamanlar insanlar beklerdi. Mektup beklerdi, akşamı beklerdi, baharı beklerdi. Beklemek, sabrı öğretirdi. Sabır ise anlamı derinleştirirdi. Şimdi her şey “hemen” olmalı. Ama hız arttıkça değer azalıyor. Çünkü kıymet, çoğu zaman zamanın içinden süzülerek oluşur.
Düşünmek de yavaş bir eylemdir. Sessizlik ister. Oysa biz, sessizlikten kaçıyoruz. Kulaklıklarla, bildirimlerle, sürekli akan içeriklerle zihnimizi dolduruyoruz. Belki de en büyük korkumuz, kendimizle baş başa kalmaktır. Çünkü insan kendini dinlediğinde, ertelediği sorularla karşılaşır: Nereye gidiyorum? Ne istiyorum? Gerçekten mutlu muyum?
Oysa hayatın özü, büyük cevaplarda değil, küçük fark edişlerde gizlidir. Bir fincan çayın buharında, pencereden giren ışıkta, tanımadığımız birinin tebessümünde… İnsan, yavaşladığında görür; durduğunda hisseder.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey çok basit: Arada bir ekranı kapatmak, sesi kısmak ve hayata doğrudan bakmak.
Çünkü hayat, ekranın ötesinde akmaya devam ediyor. Ve en gerçek anlar, kaydırılamayan anlardır.

















