İnsan, varoluşu itibariyle yalnızca biyolojik bir organizma değil, aynı zamanda anlam arayan, anlam inşa eden ve bu anlam üzerinden ilişkilerini şekillendiren bir varlıktır. Bu bağlamda dil ve kalp, insanın hem bireysel hem de toplumsal varoluşunun iki temel eksenini oluşturur. Dil, düşüncenin dışavurumu, kalp ise niyetin ve ahlâkın merkezidir.
Dolayısıyla bir insanın “rızkı”, yalnızca maddî kazanımlarla sınırlı olmayıp, aynı zamanda kalbinin derinliği ve dilinin doğruluğuyla da ölçülür. Bir başkasına “kalbinle yol al” demek, bu yüzden yalnızca bir temenni değil, aynı zamanda hem etik hem ahlaki bir yön tayinidir.
İnsan ilişkileri incelendiğinde, bireylerin birbirlerini hayatlarına dahil ederken bilinçli bir etik süzgeçten geçirmedikleri görülür. Aile, dostluk veya sosyal çevre gibi yapılar çoğu zaman doğal akış içinde şekillenir. Ancak bu doğal akış, beraberinde bir hiyerarşi üretir; öncelikler ve sonralıklar. Bu ayrım, ilişkilerin dengesini bozan ilk kırılma noktasıdır. Çünkü bir tarafın fedakârlığı arttıkça, diğer tarafın bunu “olağan” kabul etme eğilimi güçlenir. Sosyal psikolojide bu durum, “duygusal emeğin görünmezliği” olarak tanımlanır. Sürekli veren taraf, zamanla tükenirken, alan taraf bu akışı bir zorunluluk gibi algılamaya başlar.
Tam da bu noktada “arsız davalar” ortaya çıkar. Buradaki “arsızlık”, yalnızca yüzsüzlük değil, aynı zamanda hakikatle bağın kopmasıdır. Her bireyin kendini haklı görme eğilimi, bilişsel çarpıtmalarla desteklenir. İnsan, kendi davranışlarını niyet üzerinden, başkalarının davranışlarını ise sonuç üzerinden değerlendirir. Bu da tarafsız bir muhakemeyi neredeyse imkânsız hâle getirir. Böylece haklılık, bir erdem olmaktan çıkarak bir yük, hatta fazladan istek hâline gelir. Çünkü haklı olmak, çoğu zaman ilişkileri onarmak yerine daha da derinleştiren bir çatışma üretir.
Özgürce hayatına girdiğiniz bireyleri yüreğine prangalı sözlerle bırakamazsınız. İnsan yükü ağırdır (kul hakkı). Her insan, saygı ve sevgiyi insanca iletişimi hak eder; çünkü burada asıl saygı, insanın kendi karakterinin yansımasıdır.
Eğitim ve bilgi meselesi de bu bağlamda yeniden ele alınmalıdır. Akademik başarı, diplomalar ve entelektüel birikim, eğer ahlâkî bir içselleştirme ile desteklenmiyorsa, insanı daha incelmiş bir cehalete sürükleyebilir. Bu durum, klasik düşünce geleneğinde “cehl-i mürekkep” olarak ifade edilmiştir.
Kişinin bilmediğini bilmemesi ve bildiğini zannetmesi…
Bilgi, kalbe ve dile sirayet etmediği sürece yalnızca zihinsel bir yüktür. Hatta bu yük, insanın kendini sorgulamasını engelleyerek onu daha katı ve daha yargılayıcı bir varlığa dönüştürebilir.
İnsan olmanın bir “mektebi” olmadığı fikri ise, aslında eğitimin sınırlarını işaret eder. İnsan, teknik olarak eğitilebilir, fakat ahlâkî olarak ancak inşa edilir. Bu inşanın temeli ise inançtır. İnanç, burada yalnızca dinî bir kategori değil, aynı zamanda bir iç denetim mekanizmasıdır. Kişi, davranışlarının görünür sonuçlarından ziyade görünmeyen sorumluluklarını da hesaba kattığında daha dengeli ve daha adil bir tutum geliştirir. İlâhî adalet fikri, bu anlamda insanın kendini mutlak haklılık iddiasından koruyan bir sınır işlevi görür.
İletişim problemleri de çoğu zaman bu sınırın ihlalinden doğar. İnsanlar, haklı çıkma arzusu ile iletişim kurduklarında, aslında iletişimi bir araç olmaktan çıkarıp bir mücadele alanına dönüştürürler. Oysa sağlıklı iletişim, bir tarafın kazanması üzerine değil; hakikatin ortaya çıkması üzerine kuruludur. Haksız bir durumu lehine çevirmek, kısa vadede bir “başarı” gibi görünse de uzun vadede ahlâkî bir borç üretir. Bu borç, yalnızca toplumsal ilişkilerde değil, bireyin kendi iç dünyasında da bir çatışma olarak geri döner.
Yapılan iyilik veya dostluk, bunlar menfaatler doğrultusunda ilerliyorsa ortada tek taraflı bir savaş vardır; lakin bir taraf, duygusal olarak ölü bir arsız ruh taşımaktadır.
Ne geçmiş dostluğa, ne sizin insan oluşunuza saygısı asla olmamıştır; buna sadece boşluk dolduran bir zaman diliminde sizi araç olarak kullanmış diyebiliriz.
Son olarak, insanın başkalarını dönüştürme arzusu üzerinde durmak gerekir. Başkalarını “istenilen forma sokma” çabası, modern ilişkilerin en görünmez şiddet biçimlerinden biridir. Bu durum, bireyin karşısındakini bir özne olarak değil, bir nesne olarak gördüğünü gösterir. Oysa etik bir ilişki, karşı tarafın özgünlüğünü kabul etmeyi gerektirir. Bir insanı olduğu gibi kabul etmek, onun kusurlarını onaylamak değil, onun varoluş hakkını teslim etmektir. Aksi hâlde kişi, farkında olmadan bir “cellât” rolüne bürünür; kesip biçen, şekil veren ve sonunda yok eden.
Bu çerçevede mesafe koymak, bir kaçış değil, aksine bir bilinç göstergesidir. Kendi kalbinin rengini korumak isteyen birey, her ilişkiyi sürdürmek zorunda olmadığını idrak eder. Mesafe, bazen en derin merhamet biçimidir. Çünkü her yakınlık iyileştirici değildir; bazı yakınlıklar ise insanı kendinden uzaklaştırır.
Velhasıl “arsız davalar”, insanın hakikatle olan bağının zayıfladığı, ahlâkî muhasebenin yerini benlik savunusunun aldığı durumları ifade eder. Bu davalardan kurtulmanın yolu, haklı olmaktan vazgeçip adil olmaya yönelmektir.
Hayatınıza aldığınız insanların sizi bir ömür arsızca üzmesine izin vermeyin.
Zira haklılık çoğu zaman benliği besler; adalet ise kalbi arındırır.
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim.



















Kıymetli Amine hocam okuduk nasiplendik Elhamdülillah iyiki varsınız