Bazen bir kitap, insanı hikâyesinden önce kendi geçmişine götürür. Henüz birkaç sayfa okumuşken, satırların arasından çocukluğum çıktı karşıma. Ankara’da yaşardık. Anneannemin teyzesi İzmir’de yaşardı. Telefonun her eve girmediği, görüntülü konuşmanın hayal bile olmadığı yıllardı. Ben okula başlamamıştım. Haberler, özlemler ve günlük hayat, zarfların içine sığardı. Anneannem sayfalarca mektup yazardı. Ama o mektuplar kardeşler arasında geçmezdi. Her birimize ayrı ayrı selamlar vardı.
“Çocuklar nasıl?”
“Ebru’yu öp.”
“Allah sağlık versin.”
“Ciciler nasılmış, haberin var mı?” (Ciciler, büyük üç teyzeleri.)
“Allah sağlık versin.”
Evdeki herkes, o mektubun bir köşesinden mutlaka kendine ait birkaç satır bulurdu.
Şimdi düşününce fark ediyorum, aslında mektuplar yalnızca haber taşımıyordu. Bir eve ait olma duygusunu taşıyordu.
Bugün bir mesaj, saniyeler içerisinde alıcıya ulaşıyor. Ama mektup beklenirdi. Postacının gelişi beklenirdi. Zarfın açılışı, içinden çıkacak cümleler beklenirdi. Belki de o yüzden mektuplar sadece okunmazdı, yaşanırdı.
Son günlerde okumaya başladığım “Muhabbet” de beni tam bu duygunun içine bıraktı. Henüz kitabın başındayım, karakterleri tanımaya çalışıyorum. Kim kimdir diye zihnimde yerleştiriyorum. Ama daha şimdiden fark ettiğim bir şey var: Mektup, insanın konuşurken söyleyemediklerini söyleyebildiği bir yer. Bazen de söylemeye cesaret edemediklerini…
Kitapta zaman zaman “burayı yollamadım” notlarıyla karşılaşıyorum. Ne kadar tanıdık bir cümle. Bazen biz de WhatsApp mesajımızı yazıp yazıp göndermeden önce son bir kez bakıp silmiyor muyuz?
Hepimizin hayatında gönderilmemiş mektuplar vardır. Belki hiç yazılmamış, belki de yırtılıp atılmış. Söylemek ister ama söyleyemez. Kırmamak için. Yanlış anlaşılmamak için. Gönderilmeyen cümleler de insanın hikâyesinin bir parçasıdır. İnsanlar sadece söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle de kendilerini anlatıyor. Bazen bir sessizlik, uzun bir konuşmadan daha fazla şey söylüyor. Mektuplar ise bu sessizliklere yer bırakıyor. Satır aralarında durup düşünmeye yer veriyor. Belki de bu yüzden eski mektupları okurken acele etmiyoruz. Onlar hızlı tüketilecek metinler değil. Her cümlede biraz zaman, biraz özlem ve biraz emek var. Anneannemin mektuplarını bugün yeniden okuyabilmeyi isterdim. Muhtemelen o günlerde sıradan görünen birçok cümle, bugün aile tarihimizin en değerli satırları olurdu. Çünkü mektuplar sadece yazıldığı günü anlatmaz. El yazısını, bekleyişini, sabırla seçtiği kelimeleri ve sevgisini. Belki de bu yüzden bir zarfın içine hiçbir zaman sadece kâğıt sığmaz. İçine bir ömür sığar.
















