Çoğu insan tasavvufu bir “kazanma” yolu sanır; oysa tasavvuf bir kaybetme sanatıdır. Bizler hayat boyu biriktiririz: sıfatlar, rütbeler, haklılıklar, mülkler… Ve sonra bu ağır yüklerle Tanrı’ya varmaya çalışırız. Oysa kapı o kadar dardır ki, “ben” diyen hiç kimse oradan geçememiştir.
Sen Allah’a kavuşmak mı istiyorsun? Bu, pervanenin ateşe kavuşma arzusuna benzer. Pervane ateşe ulaştığında artık bir “pervane” yoktur, sadece “ateş” vardır. Eğer vuslat istiyorsan, kendi varlığının idam fermanını imzalamışsın demektir. Bayezid-i Bistami kapıyı çaldığında içeriden gelen “Kim o?” sesine “Benim” dediği sürece kapı açılmadı. Ne zaman ki “Kapıdaki de Sen’sin” dedi, işte o an eşik silindi.
Farkındalık: Senin “Rabbim beni duymuyor” dediğin an, aslında senin kendi sesinden O’nu duyamadığın andır. Aradan çekil ki, asıl olan tecelli etsin.
En gizli putun taştan değil, düşüncelerindendir. Tasavvufta en büyük hicap (perde), insanın kendi doğrularına aşık olmasıdır. Sen, başkalarını yargıladığın her an, aslında kendi nefsinin tanrılığını ilan ediyorsun. İbrahim Edhem sarayını neden bıraktı sanıyorsun? Tacı tahtı kaybettiği için mi? Hayır; “ben biliyorum” diyen o kibirli zihni terk ettiği için gerçek saltanata erdi.
“Ben hiçim” demek bir tevazu gösterisi değildir; bu bir idraktir. Evrende milyarlarca galaksinin içinde, bir toz zerresinin üzerindeki mikroskobik bir varlık olarak “benim kararım”, “benim hayatım”, “benim acım” diye bağırmak, bir karıncanın okyanusa meydan okumasına benzer.
Ayrılık sandığın şey, senin ayrı bir varlığın olduğuna dair duyduğun o sahte inançtır. Sen O’ndan ayrı değilsin; sen, O’nun deryasında bir dalgasın. Dalga kendini denizden ayrı sandığı sürece kıyıya çarpıp yok olmaktan korkar. Ama deniz olduğunu anladığında, ne kıyı kalır ne de ölüm korkusu.
Soru şu: Sen gerçekten uyanmak mı istiyorsun, yoksa rüyanın içinde daha konforlu bir yastık mı arıyorsun?



















