Başkalarına nazik olmayı, onları dinlemeyi ve duymayı öğrettiler, peki kendine nazik olmayı, kendini dinlemeyi ve duymayı öğrettiler mi? Bir çoğu çocukluğunda susturmayı öğrendi içinden gelen sesi. Büyürken içerideki ses ile dışardaki ses arasında uyum aradı insan. Uyum bulanlar kendine güvendi, yoluna devam etti. Peki ya uyum bulamayanlar? İç ses, kıymetlisin derken dışardaki ses, bir değerin yok dedi. İnsan bu ya, dış sesi duymayı içtekine tercih etti. Çünkü sevdikleri yanılmazdı, yanılan yalnızca kendi olabilirdi.
Böylece dışardaki insanların gözlerinde, dillerinde aradı kendi kıymetini. O kadar görebildi kendini, o kadar da sevebildi. Ara sıra kendi içinden bir ses duydu ama o ne bilsindi, ona güven olur muydu? Olmazdı, susmalıydı.
İçindeki o sesi susturmayı öğrenen insan, dışarı merkezli yaşamaya devam etti. Seçimlerini, doğrularını, sevdiklerini, sevmediklerini dışarıya göre ayarladı, onlara göre kararlar aldı. Ne zamana kadar? İçindeki ses artık bastırılamayacak şekilde gür çıkana kadar.
Ve bir gün…
O gür sesten şu cümleler döküldü: “Değerinin başkalarının seni layık gördüğü yerde olmadığını anladığında senin önünde kim durabilir, seni kim yıkabilir? Karşındakinin sınırlı aklı mı sana bir değer biçiyor? Kim bilir seni hangi eksiklikleri, yarım kalmışlıkları, kalıp yargıları ile değerlendiriyor ve bir değer biçiyor? Biçtiği o değer ne kadar sağlıklı, ne kadar doğru? Aslında doğruluk değeri kısmen kabul edilebilir. Ne ona göre karara varılır ne o değer ölçütüne göre yola çıkılır. Sen, sen ol sakın bu değer olayını hafife alıp da ufku dar olan vizyonsuz fikirlerin çıkmaz sokaklarına dalma! Dalma ki seni kendi dehlizlerine atmasınlar. Yoksa elmas iken kömür olduğuna ikna edilip ateşlere atılırsın. El üstünde tutulman gerekirken yerlere bırakılırsın. Değerini kendin belirle. Belirleyemiyorsan da güvendiğin kimseler öylesine bireylerden oluşmasın. Zihninde kıvrımları bol olsun mesela, lügati geniş olsun efendim, üç beş kelimeye sığdırma sakın ha kendini, sığmazsın çünkü, sığdıranlara inanma ve de sığabilme üç beş cümleyle açıklanıp çözülebilir de olma! Bir vizyon gereksin seni anlamaya. Anlamayanlar, anlamayıp hak ettiğini veremeyenleri ise baş köşene oturtma. Ne işi var orada? Oturacaksa baş köşene önce dinlesin seni, dinlesin ve anlasın. Sonra o seni oturtsun önce baş köşesine, bak bakalım oradan bir manzaraya âlâ mı her şey? Baktın ki her şey âlâ, yerli yerinde, sen de yadırgamadın orayı, o zaman onun ağzından çıkanların bir ehemmiyeti olsun senin için de. Ee yoldan geçenin de sözlerini duymayıver sen de. Laftan ziyade söyleyene bak, sonra lafa. Söyleyen eksikse lafta kusur arama, söyleyen kusurluysa laf mükemmel olamaz ya. Bir kere düstur edindin mi yeter sana, her lafı koymadan heybene çürük ayıklar misali hafiflersin. O, bana bunu söyleyecek konum da değil elbet derken çürük sözler ayaklarının altında kalıverir. Baş üstüne almadın mı da dert etmezsin haliyle.”
O içindeki ses o kadar çok beklemişti ki; susmak, susturulmak istemedi. Artık susmayacaktı, kararlar alıp uygulayacak, değerini bilecek, değerine değer katacaktı.
Ve konuşmaya devam etti.
Bir kere duyurdu ya sesini artık hiç susmayacaktı.


















