Bugün yakın arkadaşım Hüseyin’in düğününe gidiyoruz mahallemizin Atalay ağabeyi ile. Düğünün yüzde 80’lik kısmında halay icra ediliyor. Ancak dikkatimi çeken şey halayların türküsü uzun hava tarzında. Yani içinde neşenin gizli olduğu ve sadece uzmanlarının kokusunu alabildiği bir halay. Bir süre sonra uzun havaların yakasından düşülüp daha hareketli müziklere geçiliyor. Hüseyin’in ile bir anım olmalı düşüncesi ile el ele başladığımız halay seansında, sadece 40 saniye kadar sonra Hüseyin ile aramıza 4 kişinin girmiş olması halayın hararetinin ne denli arttığını göstermiş olmalı. Damadın tüm dostları onunla bir anı biriktirme amacı ile hareket edince hâliyle aramıza bu kadar dostumuzun eklenmesi normalleşiyor.
Bir süre sonra bir kez daha vites artırılıyor ve bu kez işe omuzlar da dâhil oluyor. Genç oğlanlar ve genç kızlar, halay halkasının tam ortasında bulunan halay rehberinin izinde gerdanlarını koyuyorlar ortaya. Bir süre sonra tekrar vites düşürülüyor ve daha ağır türkülere geri dönülüyor. Dostum Hüseyin olağanca heybeti ile bir davulun yanağı üzerinde mutluluğunu ilan ediyor herkese. Ve geliniyor takı merasimine. Dolup taşıyor Hüseyin’inde eşinin de üzerleri (Maşaallah). Sonra sıra bana geliyor, hayırlı temennilerde bulunup Hüseyin kardeşimin hayır duasını alıp tekrar yerime geçiyorum. (Bu arada o dua en güzel şekilde evirilerek kabul buyruldu.)
Düğünde bize ayrılan sürenin sonuna geliyor ve Atalay ağabey ile dönüyoruz evlerimize…
Bu yazım vesilesi ile Hüseyin kardeşime ve kıymetli eşi Sevra’ya mutluluklar diliyorum. Umarım yakında hayalini kurdukları o şark köşesini evlerine kurarlar ve ben(biz) de ilk misafirleri olurum.
…..
Yaşıtlarımın 33. Yaşına doğru koşturduğu bu günlerde ilk kez bir taziye evine davetli olarak geldim. Mahalleden arkadaşım Hüseyin’in bir arkadaşının annesi vefat etmiş; birlikte gidip gelelim ağabey, dedi. Başım, gözüm üstüne dedim. Akşam saat 21.30 civarlarında Yeşilova’dan Altındağ’a doğru olan yolculuğumuz başladı. Yaklaşık yarım saatlik, gün özeti sohbeti eşliğindeki sohbetimizin ardından taziye evine varıyoruz. Yaklaşık 20 basamaklı bir avlu merdiveninden çıkarak, boyasız duvarlara tutunarak terasa varıyoruz. Cenaze sahipleri bizi gülerek karşılıyor. Normalde onların adetlerine göre ortamdaki tüm herkes ile en sağdan başlamak sureti ile selamlaşmak mecburi ama biz, sadece bize akıllıca gelebilecek bir hamle ile yalnız cenaze sahipleri ile selamlaşıp masamızdaki yerimizi alıyoruz. Az sonra beyaz suratlı, ince ve kirli sakallı bir kardeşimiz masamıza geliyor, taziye dileklerimizi gönül selamı ile kabul ediyor.
Bize ikram edilen tütünlerin ateşin boyunduruğu altında eriyip gidişleri eşliğinde meraklı gözlerle etrafı incelerken kısa süreli bir insülin direnci düşüklüğü tatlı bir ziyarette bulunuyor bana ki iki gün önce ekmeği kesmiş olmamdan kaynaklanmış olsa gerek. Bizim taziye evlerinin aksine ağıt yakanlar yok, mevtanın nasıl vefat ettiği veya kim olduğu ile ilgilenenler de yok. Gülüşen, birbirlerine yeni aldığı veya almayı planladığı arabanın resmini gösterenler… Aslında bu konuda benziyor kültürlerimiz.
Cenaze sahibiyle sohbet etmeye başlıyoruz sonra, şöyle diyor gülen bir surat ifadesi ile: ölenle ölünmüyor, fani dünya işte…
Sonra çaylarımızdan son yudumlarımızı da alıp düşüyoruz dönüş yoluna. Dostum Hüseyin biraz daha anlatıyor kendi cenaze kültürlerini; eğer evin içine girmiş olsaydık, aynı bardaktan 40 küsur kişinin birer yudum mırra içtiğini görürdün, mırra da böyle acı, sert…
40 küsur kişinin aynı bardaktan kahve içtiği ve hiçbirisinin grip bile olmadığı (Maşallah) bir kültüre tanıklık etmiş oldum. Temel benzerliklerimiz olsa da bariz farklarımız mevcut. Bunun yanı sıra bizimle çok benzer bir avuntuyu da not düşüyorum aşağıya:
“Ben İstanbul’da yaşıyorum, aslında gelemem ama insanın annesi olunca işte…”
Sözlerime son verirken, dostum Suriye Türkmenlerinden Hüseyin Süleyman’a ve kıymetli eşi Sevra Ali’ye teşekkürlerimi sunuyorum…



















