Gerçek sizce nedir? Bugüne kadar bildiklerimiz olabilir mi? Ya da her gerçeğin ardında başka bir gerçek saklı mıdır? “Pandora’nın Kutusu” gibi mi mesela? Her gerçeği ortaya çıkardığımızda bir başka gerçek onun ardından bize gülümseyebilir mi? “Ben de buradayım, hadi beni de bul!” der mi?
Gerçek somut bir kavram mıdır, yoksa soyut mu? Yani hangi “gerçek” bizim istediğimiz gibidir? Hangi gerçek aslında bizim gerçeğimizin yakınından da geçmez, uzağından da…
Bu kadar gizemli bir konu sadece “Benim gerçeğim…” sözleriyle aydınlanabilir mi? Yoksa bu söz, gerçeği açıklamaktan çok onu sahiplenme çabası olmasın?
Bir sözcükle neyi anlatmak isteriz? Örneğin; ekranda şöyle bir söz geçer alt yazı olarak: “Gerçek nihayet ortaya çıktı.” Peki, gerçekten ortaya çıkan nedir? Olayların kendisi mi, yoksa bizim onları algılama biçimimiz mi?
Ya da birine dönüp “Gerçek miydi yaşadıklarımız?” dediğimizde aslında neyi sorgularız? Sorgulanan anılarımız mı, duygularımız mı, hangisi?
Tüm bu sorulardan benim anladığım kadarıyla galiba gerçek, hiçbir zaman matematik gibi tek bir cevap taşımıyor ve tek bir çizgi gibi de olamıyor. Hepimizin kendisine göre anlamlandırdığı kırık kırık çizgilerden oluşmuş olamaz mı?
Bazılarımız için dilimizden düşürmediğimiz gerçek, soğuktur. Kimimiz içinse acımasız. Peki, gerçeği yumuşatmak mümkün müdür? Ya da aynı gerçeği şekilden şekle sokup algılarımıza göre yeniden yazabilir miyiz?
Peki o zaman…
Gerçek, var olan bir şey miydi? O zaman nasıl şekillendirdik, eğdik, yeni bir gerçek oluşturmaya çalıştık? Neden yaptık ki bunu?
Yoksa gerçeği aradığımızı sanarken aslında aradığımız kendimiz miydik?
Belki de gerçek dediğimiz, katı ve sabit bir şey olarak değerlendirilmemeli. O, belki de hep aranılan, hep peşinde koşulan bir cevap olmasın? Tıpkı bir ütopya gibi. Ne zaman gerçeğe ulaştık artık diye düşünsek, o gerçek binlerce çiçek açarak bize yolumuzu saptıran ve sonra da sanki bir türlü içinden çıkamadığımız bir labirent olmasın? Ya da hep ulaştığımızı sanmak üzere ardından koşarken hep uzaklara sürüklenen bir ufuk çizgisi belki de.
Bu bana çocukluğumda babamla oynadığım bir oyunu hatırlattı. Babam gökkuşağının altından geçebilirsek, kızların erkek, erkeklerin de kız olacağını söyleyip şakalaşırdı bizle. Biz çocuklar da gökkuşağının altında koşarak onu yakalamaya çalışırdık.
Gerçeğe ne zaman yaklaşsam, tam buldum onu desem, o benden birkaç adım uzağa gidiyor. Tıpkı gökkuşağı gibi ve hiç istemiyor kendisini yakalamamı. Bunu anlayabilmek de galiba ancak büyüdüğümüzde mümkün oluyor.
Gerçek, bizim onu arayışımıza ihtiyaç duymaz ki; zaten o hep oradadır.
Bizler onu görmeyi, fark etmeyi gerçekten istiyor muyuz? Belki de mesele budur.
Ya gerçekleri görmek bir cesaret işiyse? Ya aslında hep kıyısından köşesinden dolanarak aslında hiç görmek istemiyorsak? Ya da gerçek diye diye peşinden koştuğumuz, bizim inancımız olmasın? İnancımıza göre değişen gerçekler mesela?
Bazı gerçekleri kabul etmek bizi rahatsız edeceği ve huzurumuzu bozacağı için, sakın onlardan kaçıyor olmayalım? Huzurumuzu gerçeklerle değiştirmek istemeyiz belki de.
Yani, hazır mıyız? Gerçeklerle yüzleşmeyi gerçekten istiyor muyuz? Yoksa kendimizi kandırmayı tercih mi ediyoruz?
Ne dersiniz?



















Gerçekten çok faydalı, harika bir metin olmuş. Ellerine sağlık Betül Eren…
Teşekkür ederim Gülsüm hocam…