Tüm dünyada, insanı eşsiz yolculuklara ve esrarengiz serüvenlere çıkarmaya muktedir pek ‘özel’ diyarlar vardır. Hiç şüphesiz, bunların başında ‘Fantastik Arap Geceleri’nin tılsımlı çöllerle bütünleşerek bir büyü oluşturduğu Arap diyarları gelir. Bu diyarların her karışında, bu büyüyü iliklerine kadar hissetmek ve kadim zamanların hazine avcılarının mücevherat bulmak uğruna donandıkları kâşif bakışlara bürünmek işten bile değildir.
Piramitler’de gezinti yaparken Antik Mısır rüyalarına dalan insan, Nil’in sularıyla ruhunu arındırır ve Nefertiti’nin tüm beldelere yayılan güzelliği karşısında mest olmuşken birden Firavunların çağlar öncesini aşan sesleriyle irkilerek uyanır. Bu hadise, aslında onun sonu gelmeyen merakını daha da arttırır ve ona diğer diyarlara uğraması için bir antik müsaade olur adeta. Bundan sonra yeni bir keşif yolculuğuna çıkan insan, bu kez Ürdün’dedir. Petra’ya ruhunu teslim eden ve insanı hayran bırakan devasa sütunlar karşısında el pençe divan duran kâşif, Romalı lejyonerlerin zifiri gecelerde giriştikleri savaşlar sırasında ellerindeki meşaleleri yakması gibi ruhundaki kıvılcımları bir Orta Çağ ateşine döndürür. Az sonra Romalı askerlerin ayak sesleri onu yeniden uyandıracaktır. Bu uyanış, daha derin bir uykuya ve yeni rüyalara kapı aralar.
Kâşif, sonrasında bu kez Lut Gölü’ndedir: İnsanın batmadığı fakat birçok medeniyetin ve kavmin battığı yerde. Kadim zamanların şatafat içerisinde yaşayan insanlarını bir an için çok net bir şekilde görmenin huşusuna varan ve sonra, gördüklerinin nasıl acı bir sona sürüklendiğine şahitlik eden kâşif, müthiş bir ıstırap duyarak yeniden uyanır. Şu ana dek yaşadıkları, onun ruhunu bir ‘Aside’ yemeği gibi pişirmiş ve kemale erdirmiştir. Kâşif, tüm gücünü toplayarak bir kez daha dalar ve gözünü bir bedevi çadırında açar. Gece vakti orada konaklar ve çölün kalbinden ve en derinlerinden yayılan tılsımlı melodilere kulak verir. Arap semalarını süsleyen mehtabı seyredalarak geceyi bitirir. Sabah vakti bir devenin tüm kumlarda yankılanan sesiyle uyanır. Kâşif, şu ana dek ömrünün en özel anlarını yaşamış ve ölene dek atamayacağı bir şaşkınlık haline girmiştir. Fakat yine de yüreği ona hala bir şeylerin eksik olduğunu fısıldar ve ilham eder. Artık son bir kez daha yatması gerekiyordur. Son bir kez daha bilinmeyenlere dalan kâşif, Kazablanka sokaklarında bir meczup gibi dolaşırken, Simyacı’daki Santiago’nun, tüm dünyanın hazinelerinden daha üstün ve ışıltılı olarak tariflediği Fatima’nın, çöllerin gizemini andıran kahverengi gözlerine bakmanın ve dalmanın ayrıcalığını yaşar. Nihayetinde, yolculuğun ve şu Arap diyarlarının sırrının bu gözlerde saklı olduğunu anlar.
Bu, yalnızca çölün deruni ruhuna ve tüm zamanların sırrına vakıf olanların anlayabileceği bir sır idi. Bu yolculuk, Sahra Çölü’nde apansız beliren kum fırtınaları gibi kâşifin yüreğinde de dinmez fırtınalar meydana getirmişti.



















