Doğumla başlayıp ölümle nihayete eren bir sahnede akıp giden ömür; insanı bilinmeyenden kaçıran bir yanılgıdır aslında. Tüm duyumsadıklarımızın bir yanılsama olduğunu ise şu ayet-i kerime ile idrak ederiz: “Bilin ki dünya hayatı, oyun ve eğlenceden, süsten, kendi aranızda övünmeden, mal ve çocuk çoğaltma yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da onu sapsarı görürsün. Sonra da çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadid, 20)
Bu hayat sahnesinde sergilediğimiz telaşın, hırsın ve “benim” diyerek sahiplendiğimiz her şeyin aslında geçici bir dekordan ibaret olduğu hakikatini görmek evladır. Peki, hayat bir oyunsa biz bu sahnede sadece birer figüran mıyız, yoksa kendi hakikatini arayan bir yolcu mu? Oyunun süslerine kapılıp rolü hayatın kendisi sanmak, hakikati örten kalın bir perdedir. Oysa insan; bu sahnede bir “oyuncu” olarak değil, kendi özüne şahitlik eden bir “gözlemci” olarak var olmaya davet edilir. Sahnenin gürültüsünü susturup, içimizdeki sessizliğin sesini işitebildiğimizde yanılgının perdesi yavaşça aralanır ve biz, rolümüzün ötesindeki o asıl hakikatle ilk gerçek temasımızı kurarız.
Madem ki bu hayat bir sahne ve herkes bir role kaptırmış kendini; o halde dönüp kendimize sormalıyız: Bir meslek erbabı olarak —öğretmen, öğrenci, ebeveyn veya çalışan— hangi maskeyi takıyor ve hangi yüzümüzü karanlıkta bırakıyoruz? Sahnenin ışıkları altında parlayan o dışsal kimliğimizin ardında, belki de kendi benlik cehennemimizde yanan, ihmal edilmiş bir çocukluk yaramızı maskeliyor olabilir miyiz?
Bu oyunun en tehlikeli yanı “zannetme” tuzağı olduğunu fark ettiğimde kendi adıma ve öyle tahmin ediyorum ki toplumun geneline uyarlanabilecek kolektif bir gerçeklik olarak da hayatın doğru adımlarını atmakta geç kalınmış bir durum olduğunu gördüm. İşin daha da kötü yanı zannettiğimizi bile bilmeden zannediyormuşuz. Rolümüzün bizden, yani arınmış, saf ve temiz bir ‘ben’den ibaret olduğunu sanıyor, hep “iyi” olduğumuza dair sarsılmaz bir inançla kendimizi hakikatin ötesine konumlandırıyormuşuz. Oysa bu “iyi olma” zannı, gelişimimizin önündeki en büyük engelmiş, şimdi görüyorum. Zira insan, hatasız olduğunu zannettiği an, kendini yeniden inşa etme kapısını üzerine kilitlemiş olur. Büründüğümüz karakteri gerçek yüzümüz sanmak! Bu durum maskenin ağırlığını hissetmememize neden olan bir uyuşmaymış. Bu uyuşmadan uyanmanın koşulu ise, insanın evvela kendi içinde yarım kalmış, hırpalanmış ve susturulmuş o “küçük” tarafını bulup onu yeniden eğitmesiyle başlamak gerektiğini düşünüyorum.
Şimdi burada bir kez daha eğitime geleceğiz. Zira bizler eğitimi yalnızca etrafımızdakilerde gerekli görürüz. Oysa eğitim; sadece dışımızdakilere bilgi aktarmak değil, kendi içimizdeki kişiye de aynı bilgileri sunmaktır. Lakin bizler farkında olmadan o kadar “zan” deryasında boğulmuşuz ki; ta ki o bilgileri kendimize, içimizdeki o eksik kalmış yanımıza aktarmaya kalkıştığımızda kıyıya çıkmakta ne kadar zorlanacağımızı göreceğiz. Kendi iç dünyamızda yarım bıraktığımız, görmezden geldiğimiz, “biz” sandığımız o gölgeleri eğitmedikçe, sahnede sergilediğimiz tüm performans sadece zannımızın bir yansıması olarak kalacaktır. Yani şunu net söylemek gerek: hakiki eğitim, insanın kendi içindeki o “zan” perdesini yırtıp, kendi çıplaklığıyla yüzleştiği ve o yarım kalmış tarafını şefkatle büyüttüğü an başlar.
Sonuç olarak, bu hayat sahnesinde rollerimizden sıyrılmak, sahneyi terk etmek değil; aksine, rolün bilincinde olarak sahnenin hakkını, o rolün ağırlığı altında ezilmeden vermektir. İnsanın kendini eğitmesi; yani kendi içindeki yarım kalmışlığı tamama erdirme çabası, insana tevekkül ve teslimiyetin de kapısını açar. Kendi içindeki hakikati tanıyan, çocukluk yaralarını sarmış ve “zan”larının karanlığından çıkmış bir insan; dışarının gürültüsüne, hayatın geçici telaşına teslim olmaz. O, artık kalbini sükûnetle Yaratan’a yöneltmiş; rolün ötesindeki “asıl” ile bağını kurmuştur. O halde eğitim; sadece çevremizdekilere bir bilgi aktarımı değil, insanın kendindeki tüm maskeleri şefkatle çıkarıp, özündeki o saf ve huzurlu varlığı keşfetme, evvela içindeki kişiye ulaşma, ona aktarma, onu eğitme sanatıdır.
Ve sahne devam ediyor; ancak artık oyunu sadece oynayan değil, oyunun içindeki manayı idrak eden bir bilinçle… İnsan kendi hakikatine uyandığı an, hayatın tüm karmaşasına rağmen artık sadece bir “oyuncu” değil, kendi hikayesinin emanetini taşıyan bir “hakikat yolcusu”dur.




















