Kelimeler ile manaya ulaşılır değil mi? Evet… Nihayetinde bugün sözlüğe dahil olmuş, sınırları çizilmiş kelimeler ile konuşuyor, anlaşıyor ya da anlaştığını varsayıyor herkes.
Bu dil deryasında kimisi, ruhundaki zarafeti yansıtırcasına birbirine en yakışan, yan yana geldiğinde kalbe inşirah veren kelimeleri seçip özenle kullanıyor. Kimisi ise adeta birbirine en uzak kalan, bir araya gelmesi imkânsız gibi görünen kelimeleri getirip hoyratça yan yana koyuyor, sözün fıtri dengesini bozuyor. Bazıları da var ki, lisanı adeta yapay bir nakış gibi işlemek iddiasıyla ince bir iğne ile mavi, kırmızı, sarı, yeşil boncuk dizer gibi en zıt kelimeleri seçiyor. Ruhun tabiatına yabancı, birbirine düşman lafızları yan yana getirerek suni bir ahenk peşinde koşuyorlar. Ne var ki, lafza takılıp kalan bu çabaların hiçbirinde mana bütünüyle tecelli etmiyor. Çünkü lafzi kabukları aşıp özdeki derinliğe, yani asıl manaya ulaşmak; öyle her kimliğin, her sığ zihniyetin harcı ve haddi değildir asla!
Fakat modern insan için zahir, batından her zaman daha cazip göründüğünden derinlik feda ediliyor. “Söyleyeyim gitsin, ne olacak ki?” diye düşünüyor insan içinden. En fazla, kelimelerin içini boşaltan bu çağda “ağzı laf yapıyor” damgası alsın zihninde ya da takdir edilmek isteyen bir egonun tatminiyle “ağzı güzel laf yapıyor” desinler arkasından.
Oysa lafın güzel yapılması, özün güzel ve samimi olduğu anlamına gelmediği gibi, bu beyhude lafız kalabalığı ekseriyetle mananın katline sebebiyet veriyor. Her kurulan cümle iyi niyetli olmuyor bazen de. İnsan, sözü bir köprü kılmak, gönülleri birleştirmek yerine onu içindeki karanlığı kusacağı bir silah hâline getirebiliyor. Konuşan kişi, içindeki birikmiş kini ve dinmeyen nefreti kelimeler vasıtasıyla dışarıya akıtıyor ve bu yıkıcı eylemiyle fıtraten konuştuğunu, bir fikri müdafaa ettiğini zannediyor.
Lâkin bu insan, nefretle sarf ettiği kelimelerinin mana âleminde nasıl birer canavara dönüştüğünü, müşahhas olduğu bir beden görseydi, her şeyden önce o kelimelerin acınası hâline acırdı belki de. İnsanın hırsı, öfkesi ve samimiyetsizliği altında ezilen o masum kelimeler de ağlar nihayetinde; çıktıkları o hararetli dilin yakıcı ateşinden ve zulmünden. Kelimeler de sızlar derinden; bir kalbi onarmak, muhataba bir hakikati fısıldamak için yaratılmışken, hunharca bir düşmanlıkla muhataba bir ok gibi fırlatılmaktan. Kelimeler de sızlanır haklı olarak; kutsiyetinden ve asaletinden bihaber olan, onları sadece birer manipülasyon aygıtı olarak gören işe yaramaz ağızlarda, kirli niyetlerde adeta rehin kalmaktan.
Halbuki kelimelerin varlık sebebi ve asıl görevleri; varlığın sırrına ermek isteyen, mutmain olmak isteyen, bir kalbi olan insanı en nihayetinde manaya ulaştırmaktır. Kalbin mesut ve teskin olması ancak ve ancak mana iledir. İnsan ruhu, o aradığı ezeli huzura, sekineye ve dinginliğe ancak mana suyuna vasıl olduğunda kavuşabilir. Manaya ulaşmak arzusu; uzun süren kuraklıktan ötürü çoraklaşmış ve derin çatlaklarla yarılmış bir toprağın yağmura, suya olan o amansız iştiyakı, o sonsuz hasreti gibidir. Bu asil hasret; mayası çamurdan karılmış, babası topraktan halk edilmiş olan insana kendi aslını, özünü ve yaratılış gayesini fısıldayan manevi bir çağrıdır.
Sonra bu muazzam nizamın karşısına insanlığın kadim zaafları dikilir; cimri ve açgözlü insanlar, kendi bencil menfaatlerine hizmet etmesi için bu masum kelimeleri alır ve kavramlara dönüştürür. Bu kelimelerin yapısal dönüşümü son derece planlı, sistemli ve ısrarlıdır. Kitlelerin diline ve zihnine pelesenk edilen bu suni kavramlar, muhataplarını adeta hipnotize dahi edebilir. Kavramların büyüsüne kapılan kişiler öyle bir zihinsel illüzyon yaşar, öyle bir hipnoz olur ki, kendilerine sunulan şablonların dışında başka bir alternatif var mı diye düşünemez hâle gelir. Bir nevi, bu beşeri kavramlar zihinlerde ilahlaştırılmış bir zemine oturtulur. Adeta sarsılmaz ve dokunulmaz birer dogma hâline getirilerek kutsiyet atfedilir.
Bu suni kavramların nasıllığı, kaynağı ve doğruluğu asla tartışılmazmış gibi bir algı oluşturulur; bu durum akılları sorgulamaz, kör bir inanca, modern bir taassuba maruz bırakır. Aslında bu zihinsel yönlendirme insanlık tarihi kadar eskidir. Geçmiş zamanlarda da insanların doğrudan, haktan ve hakikatten sapmalarına neden olduğu bilinen bir gerçektir.
Günümüzde de sistem değişmemiş, sadece yöntemler rafineleşmiştir. Üzerinde uzun uzadıya düşünülmüş, planlanmış ve küresel pazar tezgâhlarında ambalajlanarak pazarlanmış bu kavramlarla toplumlar yönlendiriliyor. Karşımızda duran bu mekanizma; kavramlar üzerinden dünyayı yönetmek, kelimeler üzerinden toplumu kamplara bölerek kategorize etmek gayesini gütmektedir. Böylece, kavramlar ile kısırlaştırılan, vizyonu daraltılan ve algıları bütünüyle felç edilen şahsiyetler çözülmekte ve nihayetinde kişilikler köleleştirilmektedir.
Bu mekanizma öyle muazzam çalışır ki, hayatın en basit, en sıradan alanlarında bile aynı tahakküm kendini gösterir. En basiti, sıradan bir şampuanın reklamı için bile önce yapay bir kavram belirleniyor. Bu kavram, meselâ bizim köklü dilimizde karşılığı olmayan, zihnimize tamamen yabancı bir kelime olduğu için de sanki çok büyük bir yenilikmiş gibi sunuluyor. Sanki asırlardır çözülemeyen bir problemi çözüyor, çok etkili bir fayda sağlıyormuş gibi bir pazarlama tekniği ile ürünün reklamı öyle bir ihtimamla yapılıyor ki insan hayretler içinde kalıyor. Zihni o yabancı kavramla büyülenen insanların merakını kamçılamak adına, pazarlanan şampuanın ismi dahi reklamın en sonunda, vurucu bir darbe olarak veriliyor.
Benzer bir kavramsal kuşatma hareketi, entelektüel sahada da kendini hissettiriyor. Yine günümüzde psikoloji alanında, adeta bir kavram bombardımanı var sanki. İnsanın o derin, katmanlı ruh dünyası mekanikleştiriliyor; kişilik üzerine yapılan ince ince tespitler, birer şov hâline gelen kişisel gelişim seminerleri, danışanlar, danışılanlar… Öyle bir teşhis ve etiketleme çılgınlığı yaşanıyor ki, âdeta etrafta, sosyal ortamda kendi hâlinde, normal bir şahsiyet gezmiyor, herkes bir yaftanın gölgesinde kalıyor. İnsanın fıtri her hâli patolojize ediliyor; kimisi bipolar olarak damgalanıyor, diğeri borderline ilan ediliyor vesaire. İnsan kendi fıtratına yabancılaştırılıyor.
Yahu insan sormadan edemiyor; eskilerimiz, o asil ecdadımız ne yapmış, hangi manevi usulle yaşamış, modern Batılı kavram setleri olmadan nasıl bir kimlik inşa etmiş? Bu güzel topraklarda nasıl bir huzur ve emniyet nizamı kurmuşlar ki, hâlâ bizler o asırlık ağacın gölgesinde emniyetle yiyip, içiyor ve bıraktıkları mirastan faydalanıyoruz, bilmem.
Onların şahsiyet inşaları nasıl bir manevi maya ile olmuş, toplumu hangi ahlaki umdelerle nasıl eğitmiş, o cihana yön veren ulu âlimleri, arifleri kimler yetiştirmiş? Bakın o güven toplumunun asaletine: Kapalıçarşı’daki dükkânlar, namaz vakti geldiğinde önlerine sadece ince bir hasır çekilerek, kilitlenmeden öylece bırakılıp namaza gidilirmiş. Bu muazzam emniyet duygusunu, misafire hürmet etmeyi, cana karşılıksız hizmet ve ikramı o insanlara hangi mektepler, kimler ders vermiş? Onların kalplerine hangi yüce kavramlar kavratılmış, hangi asil kelimeler nakşedilmiş ki bugün dahi yok etmek için yarışsak da tükenmeyen, eşsiz değerde bir kültür mirası bırakmışlar bizlere.
Sanıyorum, zaman içinde yaşanan o büyük zihniyet kırılmasıyla bizim kendi coğrafyamız ve bizim köklü ilim mirasımız zamanla bize demode gelmiş olmalı. Kendi hazinemizin kıymetini bilemeyip ecnebi kavramları alıp pervasızca kullanmak, bize modern bir üstünlük, havalı ve fiyakalı bir şeymiş gibi gelmiş. Ve işin en acı tarafı, o ithal kavramları, o yabancı dünyaları anlamak için de her gün yeni ve güya “cool” eğitimler, seanslar, atölyeler icat edilmiş.
Şimdilerde bakın, etrafınıza bir nazar eyleyin; şu modern kavram, yani “workshop” kelimesi nasıl da havalı geliyor, nasıl da cazip görünüyor yeni neslimize. Yani bu yapılan işe kendi asil dilimizle samimi bir şekilde “eğitim” dense, irfanla “atölye” dense… Yok, asla kabul görmüyor, kulağa fiyakalı gelmiyor. Çünkü böyle söyleyince, kendi ana dilinin kelimelerini kullanınca kulağa bayağı geliyor ya da modern dünyanın yaldızlı kalıpları yanında çok basit duruyor değil mi?!
İşte lisanını, dolayısıyla manasını ve nihayetinde şahsiyetini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir toplumun acıklı manzarası, bu dilsel yabancılaşmada gizlidir.

















