Bugüne sığdırabildiklerimi yaptım; bugünün koşullarına göre ne söylemem gerekiyorsa ya da neyi söylememem gerekiyorsa onu söyledim. Susmayı da denedim ara ara, sadece susmayı. Ortamdaki konu durmadan değişiyordu; bunca kalabalığa, o kadar konuşan ağza rağmen bense kendimle, ara sıra da olsa baş başa kalmayı denedim. Beni ilgilendiren bir konuda dahi “pas” dedim, geçtim. “Dinle” dedim kendime, “Dinle, dinlemek de güzel.” Dinlemek, dinlendiriyordu hem.
Diğerlerinin fikirlerini dinlemek; kendi fikrime iliştirmeden, eleştirmeden dinlemek. Karşımdakinin fikrini saygıyla dinlemek. Sevgiyle tebessüm ederek, kafamdaki matematiğe vurmadan, kendi edebimi koruyarak ve ondan öğrenmeyi hedefleyerek dinlemek.
Bugüne sığdırabildiklerimi yapmaya çalıştım, iyisi ve iyi olmayanı ile. Belki bazen doğruya yakın isabet ettirebildiklerimle; gün bitmeden, yarına bırakmaktan imtina ederek.
Yarın her şey yeniden başlayacak. Güneş yine yeniden doğacak ve ben sabah yine aç uyanacağım.
Mutfağa gireceğim; önce çaydanlığın altını yakacak, ardından yumurta haşlayacağım.
Aslında uyandığım ilk dakikalarda hiç de ayağa kalkmaya istekli değilim, hatta kahvaltı yapmaya bile! Sanki mekanik bir makine gibiyim; akşam kapanmışım, sabah ise “on” düğmesine basılmış gibi. Metal yorgunluğu diye bir şey var neticede. Canı olmayan bir maddeyi bile üzerinden geçen zaman yoruyor; tutukluk yaptırıyor, pas tutturuyor. İnsan ki çok daha üst bir varlık; hem madde ile iletişim halinde hem madde ötesiyle, metafizik ile. İnsanın madde ile bileşen, onunla bütünleşen bir tarafı var. Sütün bileşenlerinden ayrılması; kaymak, yoğurt, peynir olması gibi insan da çorabından hırkasına, masasından kalemine kadar diğer varlıklar ile bir birlikteliğe mecbur kalıyor. Hele şu zamanlarda, elindeki telefon ile öyle bir birleşmiş, öyle yapışmış bir halde ki; arabada, metroda, sokakta, her yerde bu birlikteliği görmek mümkün.
Bu yüzyılda insana yeni bir organ eklenmiş gibi sanki; telefon adeta organik bir parçamız haline geldi. İnsan, başparmağı ve dijital tuş takımı ile tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla, oturduğu yerden hallediyor. On parmak daktilo kursları vardı eskiden, ben bu kursu başarıyla bitirdim. Her parmağa ait harfler vardı; zamanla tüm parmaklar okuduğu ya da işittiği kelimeleri anında kâğıda döküyordu. Bunu başarmak uzun ve disiplinli bir kurs süreci gerektiriyordu. Şimdilerde ise bir buçuk yaşındaki bir çocuk dahi, sanki anne karnında öğrenmişçesine telefonu o minicik parmaklarıyla kaydırma kabiliyetine sahip.
Zaman değişiyor, imkânlar farklılaşıyor; insansa bu yeni düzene ayak uydurarak evrim geçiriyor demek ki. Zamanla son derece uyumlu, hızlı bir evrim bu.
Bunca teknolojiye, onca elektronik eşyaya rağmen ters orantılı işleyen bir durum var hayatımızda: Bir gün yetmiyor. Zaman sanki bükülmüş de yirmi dört saatin sadece adı kalmış gibi. Dünya çok hızlı dönmeye mi başladı bilmem?
Gün çok kısa geliyor insana. Güne sığdıramadıklarımızla başımız dertte; bugünden taşanları, yarına pas ediyoruz sürekli. Hâlbuki yarın da yirmi dört saat olacak. Üstelik dün, yarından avans almış bir halde çıkacak karşımıza. Bu kafayla ilerlersek yarına hep dünden alacaklı olarak sabahlayacağız; daha bugünden, yarını harcayacağız. Yarın diye öbür güne uyanacağız sonunda.
Nedir bu bitiremediklerimiz, bu yetiştiremediklerimiz? Hep çok işimiz var, hiç vaktimiz yok. Bu durum sadece maddi işlerimizle de sınırlı değil; bilakis ruhumuzu da dünden aldığımız yüklerle kirletiyor, yoruyoruz. “Neden öyle söyledim, neden bunu dinledim, şöyle yaptım, böyle davrandım” diyerek kendimizi hırpalıyoruz. Ne söylediysen o anda kaldı; o an, o gereken oydu demek ki. Dünün yakasını bırak, bitti gitti de ve önüne bak. Önünde hiç yaşanmamış, tertemiz bir güne uyanacaksın. Yeni günün hevesini dün ile dövmeyi, geçmişin yüküyle gölgelemeyi bırak. İlle de yarını düşüneceksen, yarının kahvaltısına odaklan yeter!

















