Kalbin hafifliği ve ağırlığı üzerine
Tecrübe dedikleri şey, insanın hem zihnini hem kalbini büyüten mühim bir araçtı. Peki tecrübelerin insanı yalnızca büyüttüğünden emin olabilir miydik? Mesela alnımızın tam ortasında beliren çizgiler yaştan mı geliyordu, yoksa yaşadıklarımızdan mı?
Hayat herkese aynı davranmıyordu. Kiminin yüzü gençliğin pırıltısını uzun yıllar taşırken, kimi daha erken tanışıyordu hayatın sert yanlarıyla. Yaş almak elbette çizgilere derinlik katıyordu; ama bazen insanı yaşlandıran şey yıllar değil, kalbine biriken yükler oluyordu. Kimi, yaşadığı onca şeye rağmen gülüşünden vazgeçmiyordu. Çünkü onların kalbi yumuşacıktı, üstelik kocamandı. Kimi de katrana bulanmış kalbiyle dolaşıyor, yüzünden sirke eksik olmuyordu. Oysa bu onlara da ağır gelmiyor muydu? Katran, taşıyana da yük değil miydi?
Ben kendime bir kalp seçecek olsam, yine pamuktan olanı seçerdim.
Elbette kolay değildi bu. Pamuktan kalpler de su alıyordu bazen. Islanıyor, ağırlaşıyor, hatta kimi zaman dağılıveriyordu. Fakat su çekildiğinde yeniden hafifliyor, dağılan parçalarını toplamak zamanla eskisi kadar zor gelmiyordu insana.
Ne yapabilirdim ki? Katrana bulanmış, ağır ve öfkeli bir kalple; pamuktan, saf ve yumuşacık bir kalp arasında kalmak bile mümkün değildi benim için.
Üstelik pamuktan kalpler zamanla güçleniyordu. Her dağılıştan sonra parçaları biraz daha birbirine kenetleniyordu.
Bir gün, ilk duyulduğunda sıradan sayılabilecek bir söz canımı çok yaktı. O an cevap vermedim. Ne sesimi yükselttim ne de içime gömdüm. Bir süre bekledim. Ortalık sütliman olduğunda dönüp sordum:
“Bu duygu gerçekten sana ait miydi? Sahiden böyle mi düşünüyorsun?”
Sorumu duyunca durdu. Düşündü. Söylediği şeyin bende nasıl bir karşılık bulabileceğini ilk kez o anda fark etmiş gibiydi.
Bir süre sustuktan sonra:
“Hayır,” dedi sessizce. “Öyle düşünmüyorum.”
O an anladım ki düşünmeden ağızdan çıkıveren sözler, sahibini çoktan terk etmiş olsa da başka bir kalpte kendine yer bulabiliyordu. Hatta bazen orada derin bir sızı bırakıyordu.
Bir süre sonra ona bir soru daha sordum:
“Peki bana başka bir şey söylemek ister misin?”
Bu kez biraz daha uzun sustu.
Sonra yumuşayan sesiyle:
“Özür dilerim.” dedi.
İşte o gün anladım ki pamuktan kalplerin gücü sessizce dağılmakta değilmiş. Dağılan parçalarını toplayıp ne hissettiğini anlatabilmekteymiş. Çünkü insan kendini ifade edebildiğinde, pamuktan kalbin parçaları yeniden birbirine kenetleniyormuş.
Belki de bu yüzden pamuktan kalpler çiçekleri seviyordu. Yağmurdan sonra ortaya çıkan sümüklü böcekleri, bir dalın ucuna konan kuşu, bazen pencereye uğrayan küçücük bir sineği bile…
Kimsenin katranına takılıp kalmıyor; denizin kokusunu içine çekiyor, yeşili görünce kaybolana kadar koşuyorlardı. Kedilere mama koyuyor, başlarını okşuyor, kuş seslerini dinliyorlardı. Çünkü merhamet onların yaradılışında vardı.
Bir de şunu çok iyi biliyorlardı:
Bir kalp, başka bir kalbe ancak yumuşacık sesiyle sarılırdı.
Sesler yükselip itiş kakış başladığında pamuktan kalp gölgede kalıyor, içine ışık giremiyordu. Uzun süre karanlıkta kaldığında ise etrafını katran sarmaya başlıyordu. Oysa sıcak bir sarılma, nazik bir çağrı ya da içten bir özür, o gölgeyi kaldırmaya yetebiliyordu. Kalp yeniden gün ışığına çıkıyor, özünü hatırlıyordu.
Belki de insanı yaşlandıran şey tecrübeler değildi.
Belki insanı asıl yaşlandıran, kalbine yapışıp kalan katrandı.
Pamuktan kalpler de dağılıyordu elbet. Rüzgâr sert estiğinde savrulan parçaları oluyordu. Fakat onlar her defasında kendilerini yeniden toplamayı biliyorlardı. Belki de bu yüzden artık hiçbir rüzgâr eskisi kadar korkutmuyordu onları.
Nihayetinde onlar, dağılsalar da katrana dönüşmeyen pamuktan kalplerdi.

















