Yazıya başlamadan önce değerli dostlar; makale ve deneme unsurlarının iç içe geçtiği bu yazımızı telaşsız, sabır ve dikkatle okumanızı istirham ediyorum. Nihayetinde, Oleg Grabar’ın “İslam Sanatının Oluşumu”nu okumanızı istemiyorum sizlerden ya da Benim Adım Kırmızı’yı sonuna kadar okuyun demiyorum. (İlk elde okunması zor kitaplar olarak bunlar aklıma geldi.)
Ve;
Kalbi, “gitme” diye atanlara,
Gözyaşı, “gitme” diye akanlara,
“gitme” demenin fayda etmeyeceğini anlayıp; boğazında, sesi “gitme” diye kısılanlara gelsin yazımız.
Tabii bir de gidişini, bir ömür idrak edemeyen yüreklere…
Ki aşk lisanının çok büyük feryadıdır bu.
Bu yazıda kalem oynatmaya başlamadan önce, sadece “gitme” kavramı üzerine mi yazsam yoksa çok sevdiğim ve “Gitme” diyen bir şarkının teknik unsurlarıyla birlikte derinliklerine mi insem diye çokça düşündüm. Bir yönüyle şarkının kalemime hangi yolları açacağını biliyor, bir yandan da sevdiğim şarkılar da arşivlensin istiyorum ve/fakat sevdim şarkıların hepsinin üzerine ayrı bir yazı yazmam, şu hayat keşmekeşinde hiç mümkün görmüyor. İyisi mi, bu yazıya münhasır olarak; şarkı incelememizi yaparken, kavram üzerine de içimizden gelenlerden bir demet sunalım. Önceki şarkı incelemelerimizde de zaten benzer şekilde şeyler yapmıştık. Ki bu şarkı sadece ben sevdiğim için değil; bazı şarkıların, sadece düz bir şarkı olmadığını anlatmak için müstesna bir örnektir.
Şarkımızın/eserimizin adı “Gitme”
Derdimize konu edeceğimiz, her yönüyle beni hançerlemekten hiç çekinmeyen, güftesi ve bestesi Orhan Gencebay’a ait olan “Gitme” şarkısı, 1980 doğumludur. İlk olarak; Gencebay’ın 1981 yılında kendi yapımı olan “Ben Topraktan Bir Canım” albümünde yer almış, daha sonra; 1982’de “Bir Damla Mutluluk” albümünde de karşımıza çıkmıştır. (Fakat o yıllarda, karşılamak için ben henüz çok küçüktüm.)
İzninizle; niye müstesna olduğunu ifade edebilmek için şarkının teknik/müzikal unsurlarına da birazcık değinmem gerekecek.
Şarkı, müzikal olarak; Doğu’nun o makam derinliğinde, mikrotonal (komalı) Uşşak/Hüseyni makamsal yürüyüşünün, Batı’nın Minör/Majör kadansları ve çok sesli senfonik aranjmanıyla kusursuz bir şekilde bir araya getirildiği, armonik zenginliği ile tam bir şaheserdir.
Şarkı, yaylı grubunun ve Gencebay’ın elektro bağlamasının serbest, dramatik ve uzun soluklu bir introsu ile açılır. Bu kısımda batı tarzı senfonik yürüyüşler ile doğu enstrümanlarının ses kaydırmaları iç içedir. Serbest girişin ardından ritim netleştiğinde karşımıza iki temel yürüyüş çıkar. Şarkının ana gövdesinde ritim Sofyan (4/4’lük) usulüne oturur. Ancak geçişlerde ve bazı ara bölümlerde Batı müziğinden bateri ve bas gitarın öne çıktığı dinamik yürüyüşler duyulur.
Ayrıca; Türk Sanat Müziği ve Halk Müziği geleneklerinin harmanlandığı, yer yer makam değiştirmelerle zenginleştirilmiş bir yapıya da sahiptir.
Şarkının genel melodik karakteri, Hüseyni ve Uşşak makamları eksenindedir. Karar sesi genellikle Dügah (La) üzerindedir.
Hüseyni makamının doğasına uygun olarak, tizlerden aşağıya doğru inen (inişli çıkışlı) bir seyir izler.
Nakarat kısımlarında uşşak seyrinin hüzünlü komalı perdeleri elektro bağlama ve yaylılar tarafından yoğun şekilde işlenmiştir.
Orhan Gencebay müziğini sadece geleneksel Türk müziği formatından ayıran en büyük güç, makamsal melodiye uyguladığı Batı armonisidir (Çok seslilik). Şarkı La Karar (Am) üzerinden çalındığında akor kalıpları şu şekilde bir derinlik kazanır:
Temel Akor Yürüyüşü (La Minör Eksende)
Şarkının sözlü bölümlerinde ve ana yürüyüşünde dikey armonizasyon şu akor dizilimleri etrafında döner:
Am (La Minör) \rightarrow Dm (Re Minör) \rightarrow E / E7 (Mi Majör / 7’li) \rightarrow G (Sol Majör) \rightarrow C (Do Majör)
Akorların Yapısal Görevlerine bakacak olursak,
Am (Tonik) şarkının evidir, huzur ve karar noktasıdır. “Gitme” sözünün bittiği yer genellikle bu akorla rahatlar.
Dm (Subdominant); tansiyonun yükselmeye başladığı, duygunun yoğunlaştığı geçiş akorudur.
E / E7 (Dominant – Karar Öncesi Çözüm): Klasik batı armonisinin en net kullanımıdır. Hüseyni/Uşşak makamındaki buselik perdesi (şimdi yeri gelmişken ve ezberden yürüyüşlü, ve Sadri Dayı’dan olma, hemen bir şiir alıntısı: “Hele nihavent hele buselik hiç geçmedi fikrimden / Ve hiç gitmedi bir topak kan gibi adın içimin nehirlerinden…”) (Si sesi) batı armonisindeki Mi Majör akorunun içindeki Sol (Sol diyez) sesiyle çarpıştırılarak kulakta muazzam bir batılı tansiyon oluşturulur ve ardından Am akoruna çözülür.
Gencebay bu şarkıda sadece bir melodi yazmamış, Batı müziğinin kontrapuan (birden fazla bağımsız melodinin aynı anda duyulması) tekniğini kullanmıştır.
Şarkının altyapısında bas gitar, sadece kök sesleri basan bir enstrüman değildir; yaylıların melodisine zıt yürüyüşler yaparak şarkıyı sürekli ileri taşır.
Yaylı grubu, Batı senfonik müziğindeki gibi düz ve temiz çalmak yerine, Ortadoğu/Mısır tarzı yoğun vibratolar, akışkan senkoplar ve glissandolarla çalar. Bu da esere o görkemli “arabesk” sound’unu verir. Özetle şunu ifade etmek gerekir ki, bu şarkı sanki bir müzik laboratuvarı ortamında duygu yoğunluğu yanında çok büyük bir titizlikle oluşturulmuş gibidir.
Gencebay’ın şarkı söyleme şeklinde, benzerine pek rastlanmayacak ve kendi usulü diyebileceğimiz; sesini bir enstrüman gibi kullanması bu şarkıda fazlasıyla ön plandadır. (Çok büyük bir ok ustasının, duvarda asılı bir oku gördüğünde “bu ne” demesi hikâyesinde olduğu gibi bir ustalık. O hikâyeyi de bir ara yazalım. Ama yine aklıma gelen ve Mecnun’un Leyla’ya “sen kimsin” demesi gibi değil tam olarak. Mahiyet yakınlığına sözümüz olmakla belikte, biz; Leyla’nın bastığı yere basmıştır diye, çölde gördüğü bir köpeğin ayağını öpen Mecnun’dan yanayız. Ki niye öyle olduğunu açıklamak bile bir dünya izah gerektirir.) Şarkıyı dinlerken bu daha net anlaşılacak bir şeydir tabii deyip, şarkının sözleriyle sözü açalım.
GİTME
Gitme, gitme, darılıp gitme
Gitme, gitme, gücenip gitme
Gelişin yaşamak kadar güzel bana
Gidişin ecel sanki
Bu gönül ikimize de yeter sakın,
Beni senden etme.
Ömrümce beklerim gelen sen olunca
Her derde gülerim veren sen olunca
Dünya her gülüşünle yeniden doğacaktır
Gelen sen seven sen olunca.
En kötü günümüz böyle olsun
Sarıl bana sevgilim
Kader bizden yana artık güven ola
Gül sevgilim,
Gül sevgilim.
Sorma, sorma, mazimi sorma
Sorma, sorma, mazimi sorma
Farz et yeniden doğmuşum senin ile
Aşkın can verdi bana
Senden önce yaşamadım diye düşün
Bana mazimi sorma.
Öncelikle dostlar, anlamdan önce; “g” (Arapça karşılığı olarak gayın) harfinin bu kadar çok kullanılmasına bakalım ki şarkının ruhumuza, kalbimize neler fısıldadığı daha net anlaşılabilsin.
Gayın harfi; hem fonetik (ses bilimi) özellikleri hem de ebced ve sembolizmdeki yeri ile derin bir psikolojik ve manevi boyuta sahiptir. Harf, ağzın en dip noktasından, boğazdan çıkar. Bu fiziksel özellik psikolojide bilinçaltını, gizli olanı ve derin düşünceleri temsil eder. Söylenişindeki tokluk, derinlerden gelen köklü duyguların (sırlar, korkular veya sezgiler) ifadesidir. Guatr hastalığının kaynağının psikolojik sebepler olması boşuna değildir yani. Ayrıca boğaz çakrasının nelere karşılık geldiği de ortadadır. Harfin kelime kökeni sözlükte “bulutlanmak, gönlü sıkıntı kaplamak” anlamına gelir. Bu bağlamda, duygusal fırtınaları, içsel karmaşaları veya zihinsel derinliği ortaya koyar. Çıkış şekli itibarıyla gargara sesine benzer. Bu durum psikolojide; biriken tortulardan, olumsuz düşüncelerden veya sıkıntılardan arınma ve temizlenme isteğini ifade eder. Ebced ilminde değeri 1000 olan bu harf, olgunluğu, kemâle ermeyi ve büyük dönüşümleri temsil eder. ‘Ayn’ harfinin noktalı hâli olan Gayn, Ayn’ın işaretlenmiş, yani farkındalık kazanmış hâlidir. Bu da bilinçsizliğin bilince dönüşmesini, gizli bir gerçeğin aydınlanmasını ifade eder. Türkçenin o güzide deyimiyle “içini dökmek” için harfimiz biçilmiş kaftandır. Ki şarkımız da o pis gururu ayaklar altına alıp tam olarak bunu yapar. Ve/fakat “kibirliye karşı kibir sadakadır” ki psikolojik ve bilimsel açıklaması epey karışık ve konumuz dışıdır. Neyse…
“Gelişin yaşamak kadar güzel bana;
Gidişin ecel sanki”
derken “bana”yı tek seferde iki cümle için de kullanmanın güzelliği yanında, sevgilinin gelişinin ve gidişinin yaşam ve ölüm kadar keskin olması…
“Ömrümce beklerim gelen sen olunca
Her derde gülerim veren sen olunca…”
Âh ki, aşkın ne olduğuna dair çok şey söylemek gerektiği, çokça izaha muhtaç olduğu için; izninizle susuyorum ben bu ifadeler karşısında.
“Senden önce yaşamadım diye düşün,
Bana mazimi sorma.”
Yaa, gerçekten sevmişsen işte; ondan öncesi de sonrası da yoktur ki. Olamaz ki zaten. Benzer bir minvalde, vaktiyle şöyle demiştik:
“Ona dair olmayan bütün güzel hatıralarımı yok saydım. İçinde o olmayan hiçbir şey benim için güzel olamazdı. Ben onu, onsuz geçen kırk yılımı yok sayacak kadar sevmiştim.”
Şarkıya dair söyleyeceklerimizi noktalarken; yine “gitme” deyip aynı duyguyla yakaran iki şarkı daha var. Onları da yakarışlarımıza, âh affola; sevdiğimiz şarkılara ekleyelim. Biri Sezen Ablamızın “git” derken bile “gitme dur ne olursun” demesi, diğeri, Osman Öztunç’un “sen gidersen, dayanmaz ki yüreğim” diye söyleyivermesi. Ve tabii o (sevgili) gittikten sonrasının çaresizliği var bir de: “Geri dön geri dön, ne olur geri dön. Uzanıp tutuver elimi bir gün; Utanır diyemem, ne olur geri dön…” Şimdi tam da burada, Bıçak Sırtı romanımda geçen ve baş karakterin sevgilinin gidişiyle ilgili Mayıs Bey’e söylediği o acayip cümleyi yazmayı isterdim ve/fakat henüz zamanı değil. Bir sırrı çözer gibi okuyan değerli okurlarca vakti geldiğinde anlaşılacaktır.
Sabırla okuyan, aşkla okuyan, sevgiyle okuyan tüm dostlara; eyvallah!
Yazı bitti, hadi mantar toplamaya gidelim.


















