Arka Bahçenin Büyük Savaşçıları ve Küçük Kalpler
Büyümek, içimizdeki o en masum ülkenin, çocukluğun, sınırlarını yavaş yavaş kaybetmesidir. Hayatın koşturmacası, geçim dertleri, beton binaların griliği ve yetişkinliğin o soğuk gerçekliği arasında kaybolduğumuzda, ruhumuz gizli bir sığınak arar. İşte Ferenc Molnár’ın Pal Sokağı Çocukları adlı eseri, o sığınağın ta kendisidir. Bu kitap, kitapçıların tozlu raflarında “çocuk edebiyatı” etiketiyle dursa da aslında kalbini bir yerlerde düşürüp kırmış, çocukluğun o hesapsız sadakatini özleyen her yetişkinin yürek sızısıdır. Her insana kendi çocukluk dönemini hatırlatan olay örgüsüyle bizlere tanıdık gelen bir romandır. Okul hayatı, öğretmenler, iyiler ve kötüler, erişkinler ve çocuklar arasındaki ilişkiler, çocuk çeteleri, boş arsa, iki çete arasında neredeyse savaş şeklinde tasvir edilen kapışma, sahiplenme, ihanet, fedakârlık, intikam ve bir çocuğun ölümü. Hayatın her türlü duygusunu içinde barından ve bunu olay örgüsüne başarılı bir şekilde işleyen yüzyıl sonrasındaki insana bile seslenen bir kitaptır.
Ve ne zaman o sayfaları açsak, burnumuza eski kerestelerin, yağmur sonrası çamurun ve çocuksu bir heyecanın kokusu gelir. Çünkü Pal Sokağı, hepimizin bir zamanlar yaşadığı ama geri dönmeyi unuttuğu o kayıp memlekettir.
Romandaki o küçük kereste arsası, çocukların dünyasında sadece bir oyun alanı değildir; orası özgürlüğün, sahip olmanın ve henüz kirlenmemiş hayallerin başkentidir. Etrafı devasa binalarla, taş duvarlarla çevrili o küçücük toprak parçası, çocukların, yetişkinlerin sıkıcı dünyasına karşı ilan ettiği bağımsız bir krallıktır. Büyüdükçe dünyayı parayla, tapularla, mülklerle ölçmeyi öğreniriz. Oysa Pal Sokağı’nın çocukları için o arsa, uğruna can verilecek bir vatandır.
Oradaki her kereste yığını bir kale, her eski kulübe bir karargâhtır. Kırmızı Gömlekliler ile Pal Sokağı Çocukları arasındaki o büyük mücadele, aslında yetişkinlerin dünyasındaki anlamsız, hırslı savaşlardan çok daha namuslu, çok daha adildir. Onların savaşında hileye, arkadan vurmaya, büyüklerin kirli oyunlarına yer yoktur. Orada sadece bayrağa, lidere, dosta ve o kutsal oyun alanına duyulan saf, katıksız bir sadakat vardır. O çocukların kalbi, toprağa değil, toprağın temsil ettiği hürriyete bağlıdır.
Nemeçek… Edebiyat tarihinin en küçük boylu ama en dev yürekli, en kırılgan kahramanı. Sarı saçları, çelimsiz bedeni ve ürkek bakışlarıyla o, grubun tek eridir. Herkes subayken, herkes emirler yağdırırken, o sessizce verilen her görevi yapar. Adı karar defterine haksız yere küçük harflerle yazıldığında bile kalbindeki o kocaman sevgiden ve sadakatten hiçbir şey kaybetmez. Nemeçek, bize rütbelerin, isimlerin, paranın ya da fiziksel gücün insanı büyütmediğini kanıtlayan o eşsiz ruhtur.
Onu düşünmek, her okurun göğsünde ince bir sızı bırakır. Arkadaşları ona hain demesin, Pal Sokağı’nın sancağı yere düşmesin diye buz gibi havuz sularına gömülen, sırf onuru için soğukta titreyen Nemeçek, hepimizin içindeki o saf, incinebilir yanın kendisidir. Ateşler içinde yanarken, yatağında sayıklarken bile aklında sadece arsa vardır. Hayatı pahasına bir ideali savunmayı seçmiştir. Hüzünlü erken vedası, sadece bir çocuğun ölümü değildir; çocukluğun bitişinin, saflığın yetişkinlik dünyasının acımasız ve sert gerçekliğine yenilişinin resmidir. Son nefesini verirken, aslında okur da kendi çocukluğunun en temiz parçasına veda eder.
Romanın sunduğu en derin duygusal kırılmalardan biri de Geréb’in ihanetidir. Güç arzusu, liderlik kıskançlığı ve bir gruba ait olma hırsı, onu arkadaşlarını satmaya kadar götürür. Ancak Molnár bize insan ruhunun o karmaşık yanını öyle samimi aktarır ki, Geréb’e tamamen kızamayız bile. Onun arsanın kapısında, fırtınalı bir gecede pişmanlıkla ağlayışını, Boka’nın gözlerinin içine bakarak af dileyişini gördüğümüzde içimiz parçalanır. Dostluk, hata yapmayı ama en çok da o hatadan dönebilme cesaretini barındırır.
János Boka ise rasyonel bir lider olmanın ötesinde, bir dostun kalbini sarıp sarmalayan şefkatli kollardır. Nemeçek’in hastalığı boyunca onun başucundan ayrılmayan, onun küçük bedenindeki devasa cesareti ilk gören ve hak ettiği değeri veren Boka, çocuk yaşta büyümenin getirdiği ağır olgunluğu omuzlarında taşır. Nemeçek’in ölümünün ardından Boka’nın döktüğü sessiz gözyaşları, aslında bir devrin kapanışına, güzel günlerin bir daha geri gelmeyeceğine yakılan bir ağıttır.
“Macun Toplama Derneği” sayfalarını okurken yüzümüzde beliren o buruk tebessüm, aslında yitirdiğimiz o tatlı ciddiyete duyduğumuz özlemdir. Pencerelerden kurumasın diye kurumuş macunları söküp sırayla çiğneyen, kendilerine tüzükler hazırlayan, mühürler basan o çocuklar, yetişkinlerin dünyasını taklit ederken bile ne kadar masumdurlar. Onlar için o macunun kurumaması, dünyanın en hayati meselesidir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, kendi çocukluğumuzda ne kadar küçük şeyleri devasa dertler haline getirdiğimizi hatırlarız. Bir bilyenin kaybolması, bir uçurtmanın tellere takılması, sokağa çıkma yasağının başlaması… Macun Toplama Derneği’nin Nemeçek’i haksız yere dışlaması ve sonra pişmanlıkla adını deftere altın harflerle, en büyük boyutta yazmaya çalışması, insan kalbinin o geç gelen vicdan azabını ne de güzel anlatır. Ama ne yazık ki hayat, o hatayı telafi edecek kadar uzun ya da cömert değildir bazen.
Kitabın sonunda, Nemeçek’in acısıyla kavrulan o arsanın ortasına devasa bir apartman dikileceğini öğrendiğimiz zaman, içimizdeki bütün kaleler yıkılır. Boka’nın arsaya bakıp, oranın artık çocuklara ait olmayacağını, üzerine taş binalar yükseleceğini anladığı an, dünya edebiyatının en hüzünlü anlarından birisidir belki. Molnár, hayatın en acımasız, en soğuk gerçeğini fısıldar: Dünya döner, şehirler büyür, paralar kazanılır, binalar gökyüzüne uzanır ve uğruna canlar ortaya konulan o Pal Sokakları, bir müteahhit tırnağıyla kazınıp yok edilir. Modern dünya, çocukların düşlerine yer bırakmayacak kadar dardır.
Bugün başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda, her yerin devasa taş binalarla kaplandığını görüyoruz. Çocukların koşacağı, dizlerini kanatacağı, kendi krallıklarını kuracağı eski arsalar artık birer birer yok oldu. Bizler de büyüdük, o arsaları unuttuk, takım elbiseler giydik, rütbeler aldık. Evlerin anahtarları cebimizde, büyük şehirlerin kalabalığında koştururken, aslında her birimiz o kayıp kereste alanının yasını tutan birer sürgünüz. Nostalji, tam da bu yüzden içimizde ince bir sızıdır; çünkü biliriz ki ne o eski dostluklar aynı saflıkta kalır ne de o yağmur sonrası çamurun kokusu bir daha öyle güzel kokar. Geçmiş, arkamızda bıraktığımız ve bir daha asla tam anlamıyla dokunamayacağımız hüzünlü bir hatıralar sarayıdır artık. Ama yine de diye devam edelim ve her ne olursa olsun bu hüzünlü hikâye, bizi karanlık bir çaresizliğe mahkûm etmek zorunda değil. Aksine, Pal Sokağı Çocuklarının bize bıraktığı asıl miras, tam da o beton blokların arasından fışkıran yeşil bir filiz gibi umudun kendisidir.
Umut, başımızı kaldırıp sokağa baktığımızda, küçücük bir kaldırım kenarında, iki taş arasından kale kurup plastik topun peşinde koşan çocukların gözlerindeki o parıltıda gizlidir. Onlar hâlâ kendi Pal Sokağı’nı yaratmanın, en dar alanlarda bile özgürlüğü ilan etmenin bir yolunu bulurlar. Çünkü çocukluk bir mekân değil, bir ruh halidir. Bizler adil olmayı seçtikçe, dostumuzun elini çıkarsızca tuttukça ve dünyaya bir çocuğun meraklı, temiz gözleriyle bakmayı denedikçe Nemeçek’in adı kalbimizde altın harflerle, en büyük boyutta yazılmaya devam edecektir.
Ne zaman sokakta koşan, üstü başı çamur içinde bir çocuk görsem, Pal Sokağı’nın o güzel çocuklarına selam dururum. Bilirim ki, arsalar betonla kaplansa da, içimizdeki o küçük Nemeçekler sancağı korumak için hâlâ direniyor. Ve dünya onların hatırına dönüyor, kalbimizin en masum arsası, her şeye rağmen bizimle yaşıyor.
















