Merhaba sevgili dostlar. Bu ayki yazımda şu sıralar çok revaçta olan ve kişisel gelişim ya da “kendini iyi hisset” kategorisinde değerlendirebileceğimiz kitaplardan birinden bahsedecektim. Konusunda uzman değerli bir yazarın kaleminden çıkan bu eseri ben de okudum. Hatta kısaca alıntılayacağım önemli kısımların altını da çizmiştim sizlerle paylaşmak için. Fakat sonra bu kitap sosyal medyada o kadar görünür, o kadar paylaşılır oldu ki bir de benim köpürtmeme gerek olmadığını düşünerek bundan vazgeçtim. Nedense yıllar içinde bende böyle bir refleks oluştu. Çok satanlara karşı bir önyargım var. Bunu kabul ediyorum. Ama nice emeklerle yazılan ve gölgede kalan başka kitaplara da bir fırsat verilmesi gerektiğini düşünerek pozitif ayrımcılık yaptım ve değerlendirmesini paylaşacağım kitabı Byung-Chul Han’dan Şeffaflık Toplumu olarak belirledim.
Öncelikle Şeffaflık Toplumu kitabının yayınevini, çevirmenini ve yayına hazırlayan ekibini tebrik ederim. Duru, sade ve anlaşılır bir dille Türkçeye kazandırmışlar kitabı. Byung-Chul Han da seksen sayfalık nispeten kısa fakat derinlikli bu kitaba çok şey sığdırmayı başarmış.
Kitap ilk bakışta teknolojiye, dijitalleşmeye ve sosyal medyaya ilişkin kısa bir eleştiri kitabı gibi görünüyor. Oysa birkaç sayfa ilerledikten sonra insan, kitabın aslında ekrana değil, aynaya tutulduğunu fark ediyor. Han, yaşadığımız çağın görünür olma tutkusunu anlatırken hem toplumu hem de her birimizin iç dünyasını masaya yatırıyor.
Modern insanın en büyük arzusu artık anlaşılmak değil; görünmek. Eskiden mahremiyet güvenin ön koşuluydu. Bugün ise saklanan her şey şüpheyle karşılanıyor. Şeffaflık neredeyse ahlaki bir zorunluluk gibi sunuluyor. Ne yediğimizi, nereye gittiğimizi, ne düşündüğümüzü, kimi sevdiğimizi, hangi kitabı okuduğumuzu, hangi şarkıyı dinlediğimizi sürekli paylaşmamız gerekiyor. Paylaşmadığımız her alan sanki hayatımızın eksik bırakılmış bir parçası gibi.
Han’ın en çarpıcı tespitlerinden biri de şeffaflığın özgürlüğü artırmadığı, aksine yeni bir denetim biçimi oluşturduğu. Eskiden gözetleyen bir iktidar vardı. Bugün ise gönüllü olarak kendimizi teşhir ediyoruz. Kimse bizi zorlamıyor. Kendimizi sergilemeyi biz seçiyoruz. Böylece mahkûm da, gardiyan da aynı kişi oluyor. Panoptikon tersine işliyor.
Gerçekten birbirimizi daha mı iyi tanıyoruz? Yoksa yalnızca birbirimiz hakkında daha fazla bilgiye mi sahibiz? Bilginin artması, anlamın da arttığı anlamına mı geliyor? Bir kişinin yüzlerce fotoğrafını görmek, onun ruhuna dokunmayı garanti etmiyor. Hatta çoğu zaman tam tersi oluyor. Görüntüler çoğaldıkça hakikat silikleşiyor.
Han’ın “pozitif toplum” kavramı da üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir konu. Günümüz kültürü olumsuzluğa tahammül edemiyor. Herkes güzel, zinde, başarılı, mutlu ve enerjik olmak zorunda. Oysa insan yalnızca olumlu duygulardan mı ibaret? Acı, başarısızlık, içe kapanış, bekleyiş ve hatta sıkıntı da insan olmanın doğal parçaları değil mi? Sürekli olumlu olmaya çalışırken derinliğimizi kaybediyoruz. Filtrelerle pürüzsüzleşen hayatlarımız tekdüzeleşiyor.
Bence kitabın en etkileyici yanı, görünmeyeni savunması. Anlam çoğu zaman söylenmeyende saklı. Bir şiirin gücü, bütün boşlukları doldurmasından değil, okura bıraktığı sessizlikten gelir. İnsan ilişkileri de böyle. Güven, her şeyi bilmekten değil, bilinmeyene rağmen yanında kalabilmekten doğar. Şeffaflık ise bütün sırları ortadan kaldırarak güven yerine kontrolü besliyor.
Şeffaflık Toplumu, yukarıda belirttiğim gibi ince olmasına rağmen uzun süre zihinde iz bırakan kitaplardan biri. Günümüzü anlamaya çalışan herkes için önemli olduğu kadar, kendini anlamaya çalışan herkes için de güçlü bir davet niteliğinde. Sürekli görünmeye çalışmak yerine gerektiğinde görünmemeyi, susmayı ve kendimize ait karanlık odaları koruyabilmenin erdemini vurguluyor.
Sevgiyle kalın. 😊


















