Sosyal medyayı biraz da gözlem amacıyla kullanıyorum. Bence sosyal medya platformları, insanlık hallerinin her yönüyle sergilendiği bir laboratuvar. Facebook’un kurulduğu ve kullanıma sunulduğu ilk zamanlardan bu yana bu gözler neler görmedi ki?
Akımlar, modalar, trendler… Fenomenler, influencer’lar…
En dikkatimi çekense herkesin hayatını sergilemeye ne kadar hazır olduğuydu. Onaylanma isteğini, görülme arzusunu bir yana koyuyorum. Onlar cepte. Fakat mahremiyet algımızı yerle bir eden sosyal medya mecralarına malzeme vermeye ne denli hazır olduğumuz beni hâlen şaşırtmaya devam ediyor. Bir zamanlar, yani X’ten önce (Ninem sen ne anlatıyorsun, dediğinizi duyar gibiyim. Evet evladım, eskiden buralar dutluktu.) insanlar sadece takip ettikleri kişilerin tweet’lerini görürdü. Sonra ne mi oldu? Algoritma değişti. Mertlik bozuldu. O zaman insanlar şunun farkına vardı: Neden bu mecraları kişisel çıkarlarımız için kullanmayalım ki? Oradan dijital pazarlama doğdu. Ama durun! Bu sosyal medya mecraları zaten en başından beri satış pazarlama için doğmamış mıydı? Son derece ciddi ve titiz bir mühendislik ürünü olan bu bağımlılık makineleri, çarklarını “bedava sosyalleşiyoruz” zanneden naif kullanıcılarla, onları sömürülmeye hazır avlar olarak gören şirketlerin aparatları influencer’lar için döndürmeye başladı. Sonra ne mi oldu? Naif kullanıcılar da canavara dönüştü. Ya klavye kahramanı oldular ya da fenomenzede. Ya birini linç ettiler ya da linç edildiler. Çoğunlukla zamanlarını, enerjilerini yitirdiler ekran karşısında. Kimileri de zor kazanılmış paralarını. Influencer’lar ve onların iş birlikleri yaptıkları şirketler ceplerini doldururken ruhlar boşaldı. İnsanlar gün sonunda sosyal medyayı beslemekten boş çuvallara, çikolatası yenip atılmış ambalaja, zombilere döndüler. Bugün sosyal medya için ne yaptın, oldu mottoları. Sahi, ne yaptın? Ne mi yaptın? Ben sana söyleyeyim.
Şirketlerle iş birliği yaptın ve gizli reklamlarla insanlara işe yaramaz ürün ve hizmet sattın.
Sponsorlardan aldığın aygıtların reklamını yapmak için yaşamadığın kurgu hayatları pazarladın.
Anne olmayı, çocuk sahibi olmayı PR malzemesi yaptın.
Ailenin, eşinin, dostunun ev hâlini milyonların gözünün önüne serdin.
Hiç ihtiyacın yokken daha fazla kazanma uğruna ün ve şöhretini perçinlemek için “mecburen reklam”, “reklam değil tavsiye”, “içten tavsiye” etiketleriyle insanları kandırdın.
Malını, mülkünü sergiledin. Caka sattın. Hava attın. Böbürlendin. Kibirlendin.
Sözüm ona detoks kampından, inziva ritüellerinden, arınma seanslarından yüzlerce hikâye paylaştın ki takipçilerin akın akın o kamplara ve de tabii ki aboneliklerine aksın.
Okumadığın kitapların, izlemediğin filmlerin yorumlarını, fotoğraflarını paylaştın. Entelektüellik yarıştırdın.
Kendine “mentor”, “yaşam koçu”, “guru”, “kişisel gelişim uzmanı” gibi birçok sıfat yakıştırıp yardıma ve ilgiye muhtaç insanları yetersiz bilgilerin ve temelsiz tespitlerinle yanlış yola sevk ettin. Ve dahi kendinde herkesin biricik olan tekâmülüne müdahale etme hakkını ve yetkisini gördün. İnsanları manipüle etme cüretini gösterdin.
Kendi görüşüne yakın olmayanları aforoz ettin, yaftaladın, dışladın, ötekileştirdin, şeytanlaştırdın.
Bu listeyi daha da uzatabilirim. Ama biliyorum ki sen şimdi bu listeyi evirip çevirip bir posta dönüştürüp, kendi kaleminden çıkmış gibi kaynak göstermeden kullandığın sosyal medya platformunda kullanacaksın.
Kendine olmadığın payeleri verecek, takdirleri toplayıp “like”ları aldıkça egon şişecek. Çok takipçili hesapların story’lerinde yer almak için kırk takla atarken, senden az takipçili hesapları sömürmeye gönül rahatlığıyla devam edeceksin. Ne de olsa sistem böyle işliyor, değil mi?
Yapay zekâ ile oluşturduğun içerikleri kendi dimağının ürünüymüş gibi sunup, kişisel marka uzmanlarının dayattığı görünür olma stratejileriyle harmanlayarak Instagram senin, TikTok benim koşturmaya devam et.
İşte sevgili dostum, senin hikâyen bu ve artık bu hikâyede sana mavi ve kırmızı hap tercihini sunacak bir Morpheus da yok.


















