Sessizce gelir ölüm…
Ne ayak sesini duyarsınız ne de gölgesini görürsünüz. Bir anda hayatın tam ortasına dokunur ve ardından hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Meğer ölüm, yaşamın içinde sessizce gizlenmiş, sırası geldiğinde kendini göstermek için bekliyormuş.
Ölüm soğuktur. Kelimesi soğuktur, konuşması soğuktur, hatırlanması bile insanın içine bir ürperti bırakır. Hatta ölü bedenin emanet edildiği morg, bu soğukluğun en somut hâlidir.
Hiç kimse yaz akşamlarının neşesi içinde ölümden söz etmek istemez. Çünkü ölüm, konuşulduğu yere de kendi sessizliğini ve soğukluğunu taşır. Belki de bu yüzden onu kendimize hiç yakıştırmayız. Sevdiklerimize ise hiç konduramayız.
Fakat bir gün… İşte o gün mutlaka gelir.
Bu yıl, yakından tanıdığım, aynı havayı soluduğum, sohbet ettiğim pek çok insanı kaybettim. Eskiden ölüm yılda bir iki kez kapımızı çalardı sanki. Şimdi ise yaş gözetmeden, ardı ardına tanıdığım insanları benden alıp götürüyor.
Ölümün o soğuk yüzüyle ilk kez çocuk yaşlarda tanışmıştım. Her yaz koşarak gittiğim köy evindeki anneannemi kaybettiğim gün, çocuk kalbimde tarifsiz bir boşluk açılmıştı. O günden sonra ölüm, hayatımın farklı zamanlarında sevdiğim insanları tek tek benden aldı.
Bu yıl ise kayıplar bambaşka oldu. Daha önce hiçbir sağlık sorunu olmayan insanların bir anda aramızdan ayrılışına şahit oldum.
Köyümüzün hocası, daha Kurban Bayramı’nda abimle gece geç saatlere kadar sohbet etmişti. Hayatın olağan akışı devam ederken geçirdiği elektrikli motor kazasının ardından yoğun bakıma kaldırıldı ve birkaç gün önce Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hayalleri vardı… İki evladını büyütmenin telaşı içindeydi. Daha yapacağı çok şey vardı. Fakat ölüm, insanın planlarına bakmıyor. Bir anda geliyor ve dünya ile arasındaki bütün bağları koparıyor.
Yine çok sevdiğim çocukluk diş hekimimin yanında çalışan Simge’yi kaybettik. Eşiyle çıktığı tatilde rahatsızlandı. Günlerce yaşam mücadelesi verdi. Fakat o da bu dünyadan göçüp gitti.
Onunla kitaplar üzerine uzun uzun konuşurduk. Ben ona Jane Eyre romanını tavsiye etmiştim. O da bana Karamazov Kardeşler’i… Şimdi sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor.
İnsan inanamıyor… Daha geçen ay yazımı göndermiştim. Bu ay ise okuyamadı…
Tam da bu günlerde Kamelyalı Kadın romanını okuyordum. Genç yaşta ölümle yüzleşen insanların hikâyesi, yaşadıklarımla iç içe geçti.
Aslında sizlerle paylaşmak istediğim duygu tam da burada başlıyor. Ölüm bize sandığımızdan çok daha yakın. Birlikte çay içtiğimiz bir dostumuzu ertesi gün kaybedebiliriz. Aynı sofrayı paylaştığımız bir yakınımızla son kez vedalaştığımızı o an fark etmeyebiliriz. Çünkü hiçbirimiz son vedalaşmanın hangi an olduğunu bilmiyoruz. Belki de bu yüzden her sözümüzü son sözümüz gibi, her sarılışımızı son sarılışımız gibi yaşamamız gerekiyor.
Biz bu dünyada misafiriz. Hayat; doğumla ölüm arasında bize emanet edilmiş kısa bir yolculuktan ibaret.
Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) şu hadisi bunu ne güzel anlatıyor:
“Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol.”
(Buhârî, Rikâk, 3)
Yolcu, uğradığı hanı evi zannetmez. Odasını eşyalarla doldurmaz. Oraya kök salmaya çalışmaz. Çünkü bilir ki biraz sonra yoluna devam edecektir.
Biz ise çoğu zaman dünyayı ebedî kalacağımız yer sanıyoruz. Biriktiriyoruz… Dolduruyoruz… Sanki hiç gitmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Oysa bir gün, belki de hiç beklemediğimiz bir anda, elimizde hiçbir şey olmadan çıkacağız bu yolculuğa.
Kendime sık sık şu soruyu soruyorum:
“Eğer bir ay sonra öleceğimi bilseydim, bugün neyi farklı yapardım?”
Bu sorunun cevabı bile insanın kalbine ağır geliyor.
Elbette hayat devam ediyor. Çalışacağız, üreteceğiz, güleceğiz… Fakat ölümü unutmadan yaşayacağız. Çünkü ölüm, hayatın zıddı değil, tamamlayıcısıdır.
Bana göre bu yaşananların bıraktığı iki büyük ders var. Birincisi; sevdiklerimizin kıymetini zamanında bilmek. Onlara sevgimizi ertelememek. Bir “sonra”nın garantisi olmadığını unutmamak.
İkincisi ise ebedî yolculuğa hazırlanmak. Kısa bir tatil için hazırladığımız valizlerden çok daha fazlasını ahiret yolculuğu için hazırlayabilmek. Güzel amellerle heybemizi doldurabilmek…
Bu yazım biraz hüzünlü oldu, biliyorum. Fakat ölüm konuşulmadığında da yok olmuyor. Belki de ölümü hatırlamak, hayatı daha doğru yaşamayı öğretiyor insana.
İman… Sen ne güzel bir nimetsin. Çünkü insana, ayrılıkların sonsuz olmadığını öğretiyorsun. Ve belki de ahiretin en güzel taraflarından biri; yeniden sevdiklerimize kavuşup dünya hayatındaki anılarımızı birlikte tebessüm ederek hatırlayacak olmamızdır.
Ne güzel bir umut…
Rabbim; bizleri sevdiklerimizle birlikte hem bu dünyada hem de ebedî yurtta cennetinde buluştursun.
Hepimize hayırlı, bereketli ve imanla tamamlanan ömürler nasip etsin.

















Ölüm, çok buruk bir kelime ama ölüm de bizler için. çok güzel anlatmışsın eline sağlık.
Çok teşekkür ederim, güzel yorumunuz için
Yine çok mükemmel her zaman ki gibi
Çok teşekkür ederim, güzel yorumlarınız için
Emeğinize sağlık hocam.Ölümü çokça hatırlamak lazım.Güzel bir yazı olmuş.
Teşekkür ederim güzel arkadaşım 🙏
Sevdiklerimizin kıymetini zamanında bilmek.Onalara onlara sevgimizi ertelemeden.Bir “sonra”nın garantisini olmadığını unutmamak. Muhteşem bir yazı kaleminize sağlık