Uzun yaz günleri…
Güneşin batışına kadar heybetini sürdürdüğü, saatin ise koşarak geceye aktığı zamanlar… Ne zaman güneş batar, ne zaman gün geceye döner, hiç bilinmez.
Dost sohbetlerinin demlendiği yaz geceleri… Gecenin karanlığı ile sohbetin koyuluğu birbirine karışır. Çayla birlikte sohbet de demlenir. Saatin akrebi zamanın içinde kaybolur.
İşte böyle gecelerin sonunda insan, bulunduğu yerde yatıveresi gelir. Aslında ne kadar da hoş olur. Yaşadıysak da ne güzel anı kalmıştır.
Peki, sizler en son ne zaman yatılı olarak bir yerde misafir kaldınız?
Zamanın değişmesiyle birlikte günümüzde ev gezmeleri de yok artık. Akşam gezmelerinin olmadığı gibi, gece yatılı misafirliklerinin de olmadığını biliyorum. Elbette yakın aile çevresinde bunlar hâlâ sürüyor. Kastettiğim bunlar değil. Akrabamız olmayan, önceden de pek tanımadığımız; annemizin veya babamızın arkadaşlarının evlerine yapılan ziyaretlerden söz ediyorum.
Pek çoğumuzun çocukluk heyecanlarından biri olan yatılı ev gezmeleri de birçok şey gibi yitip gitti hayatımızdan.
Hadi, hep beraber biraz çocukluğumuza gidelim. Herkesin yaşamında mutlaka bir “yatılı misafirlik” hatırası vardır.
Bir çocuk için kendi evinin dışında bir mekânda misafir olmak; farklı bir kültürü, farklı bir ev yaşayışını, farklı bir sofra düzenini görmek demektir. Bir çocuğun dünyasında bunlar çok önemli şeylerdir.
Bir çocuk için kendi annesinin dışında başka bir teyzenin hazırladığı sofraya oturması, değişik bir yemek lezzetiyle tanışması, farklı bir ev kokusunu hissetmesi, aile içinde konuşulan kelimelerin ve hitapların değişmesi, unutulmaz deneyimlerdir.
0-7 yaş döneminin önemi artık herkes tarafından biliniyor. Çocuklukta yaşanan deneyimlerin insan hayatında çok önemli bir yer oluşturduğu, artık herkesçe bilinen bir gerçek.
Hissedilen her bir duygunun yansıması, ileriki yaşlarda mutlaka ortaya çıkıveriyor.
Şimdi isterseniz, hep beraber biraz sizi çocukluğuma götüreyim. İster misiniz?
Rahmetli babam gezmeyi ve bizi gezdirmeyi çok severdi. Devlet memuru olduğu için hafta sonları mutlaka bir akrabaya, cuma gününden giderdik.
En komik anılarımdan bir tanesidir şimdi anlatacağım.
Bir cuma günüydü. İki otobüs değiştirerek varmıştık Fatma Teyze’mlere. Ama evde yoklardı. Epeyce dışarıda beklediğimizi hatırlıyorum. Geri dönmemiz de artık imkânsızdı. Cep telefonunun olmadığı bir çocukluk yaşadıysanız bunu anlarsınız.
Hava iyice kararınca babam biraz pencereleri yoklamaya başladı. Birinci katta, müstakil bir ev olduğundan ve pencereler de tahtadan olduğundan bir pencere açılıverdi. Abim, babamın yardımıyla içeri girdi. Sonra kapı açıldı ve biz içeriye girdik.
Gelen ev sahipleri bizi içeride otururken bulmuş, şaşkınlık ve mutluluk birbirine karışmıştı. Bu, gerçekten benim unutamadığım çocukluk anılarımın en güzellerinden biriydi.
Yine uzun bir yaz gecesinden sonra köy evinde yatılı kalmıştık. Tüm ailemiz için sıra sıra yer yatakları yapmışlardı. Tertemiz, kanaviçe işlenmiş yastıklar, gece boyunca havlayan köpekler benim için unutulmaz birer anı olmuştu. Sabah horoz sesleriyle uyandığımı hatırlıyorum.
Elbette daha sonra başka yerlerde de kalmıştım ama sanırım her şeyin ilki hiç unutulmuyor. Ne zaman o köye gitsek, çocukluğumdaki sabahın verdiği huzur, o günkü gibi içime dolar. Köyün temiz, serin, huzur veren sabah havası, hiç gitmemek üzere dolmuştu çocuk ruhuma.
Elbette bütün anılar bu kadar da güzel olmayabilir.
Yine yatılı misafirliğe gitmiştik. Önceden de tanımadığım bir aile olduğunu hatırlıyorum. Akşamüzeri gitmiştik ve yemek vaktiydi. Hepimiz sofraya oturmuştuk.
Bunu yazarken o kadar zorlanıyorum ki… Kim olduğu bilinmese de, belki şu an hayatta olup olmadıklarını bilmesem de yazmakta zorlanıyorum. Çünkü ben kendi ailemde ve başka hiçbir yerde bu şekilde bir şeyle karşılaşmadım, çok şükür.
Sofraya küçücük bir tencere ile barbunya yemeği getirildi. Salata var mıydı, yok muydu, hatırlamıyorum. Herkese birer kaşık barbunya düştüğünü hatırlıyorum. Elbette bununla kimse doymadı.
Sonra evin babası kalktı, dört beş tane yumurta kırıp sofraya koydu. Ama sanırım yine kimse doymamıştı. Bir şey denmedi, herkes sofradan kalktı.
Ben hayatımda ilk defa ve son defa bir sofradan, çocuk ruhumla, doymadan ve aç olarak kalkmayı deneyimledim.
Sofradan doymadan kalkmanın, yemek bulamamanın bundan öncesinde hiçbir tarifi yoktu bende. Çünkü hiç yaşamamıştım.
O çocukluk hatıramdan sonra sofradaki nimetler, her zaman fark etmesem de benim için çok kıymetli oldular.
Yokluğu bazen çocuk kendi evinde göremez. Bunu başka bir evde gördüğünde de benim gibi unutamaz.
Elbette hepimizle birlikte içimizdeki çocuk da büyümekte. Çocukluk anılarımızın taptaze olduğu aşikâr gibi ortada.
Bu yüzden çocuklarımızı yetiştirirken farklı deneyimler kazandırmak için onları mutlaka yatılı misafirliklere de götürmek gerekiyor. Bazen acı, bazen de tatlı anılar bırakabilmek için…
Anılarla birlikte kişiliğini geliştirmek için…
Büyüyebilmek için…
















