Bu sabah gökyüzüne küçüklü büyüklü pamuk şekerler sıralanmış, çocuksu tarafım uykusundan uyanmıştı. Beyazın her tonundan lezzetlere uzandıkça benden kaçmalarına da alınmadım değil. Tüm gerginliğim annemin tebessümle uzattığı halka şekerle sona erdi.
Serçeler kış hazırlığında, kaplumbağa hâlâ en ağır viteste ilerliyordu. Acele giden ecele gider sözünü kendisi bulmuşçasına vakur bir duruşu vardı. Etrafımda hareket eden canlı cansız her şeye bir eder yüklediğimi belli belirsiz hatırlıyorum.
Ben ve haber değeri olmayan hayatım, öksüz bir ağacının konuğunda tecritte olmalı düşüncesindeyim. Şu an kendimi soğuktan titreyen bir sincap yavrusu gibi hissetmem normal mi? Ya da tarifi imkân dâhilinde olmayan bir coğrafyanın belli belirsiz adresinde bir meczup da olabilirim. Kim bilir?
Belki de bunun içindir uçsuz bucaksız bir ovaya pamuk ekilmiş yüreğimin mermer ocağı gibi görünmesinin tek nedeni. Sessizleştikçe hissizleşmek yalnızlığın vurduğu şamarlardan olsa gerek.
Yerin yüzlerce metre altında terk edilmiş, zifiri karanlık bir kömür madenine dönüşmekten korkmuyorum desem yalan olur. Doğduğum yerden bihaber yaşamak çok da koymuyor aslında. Hayata gözlerimi açtığım mekân bir kenara, doğum tarihim hakkında bile en ufak fikir sahibi olmamam tüm hayatımı özetliyor aslında.
Etrafımda meşe ağaçları hâlâ nöbet tutsa da korku filmlerine ilham kaynağı olmaya aday zihnimin derinliklerindeki senaryolar. Çınar ve meşe ruhumun can damarı olsa gerek. Aslında çınardan çok meşeyi severim ben. İtiraf etmem gerekirse reçine kokulu çam ağacı da favorilerim arasında.
Ruhum dağlı olunca zihnimi şehre entegre etmeye çalışmak beyhude gibi geliyor. Nasırlaşmış yaralarım bedenimi korusa da ruhumda derin izler bırakmış olan yaşanmışlıklarım, ıssız bir yüreğin refakatinde rüzgârda oynaşan kum tanecikleri misali perde çekiyor gözlerime.
Geçmişi unutturmaya gücü yetmese de geleceğe dair hayal kurmama engel oluyor kum fırtınaları. Yolunda dalgın dalgın akıp giden ırmağın dingin sularında balık zannederek kurbağa yavrusu yakalamaya çalışmanın çocukluğumun en özel ve saf anları olmalıydı.
Yağmur damlacıkları saçlarımı okşarken burnumun ucundan dudaklarıma akışındaki zarafetten sonra tadına doyumsuz bir lezzetin hissini tattın mı hiç?
Meşe ağacına sırtımı yaslatıp derin bir uyku çekmeme çimdikleri ile engel olan kokar karıncalara kaç defa anlattım seni, biliyor musun? Bilemezsin.
Lastik ayakkabıların ayaklarımı siyaha boyadığı günler çok uzaklarda kalsa da çakıl taşlarının canımı yaktığı anlar hâlâ aklımda mıh gibi çakılı kaldı maalesef.
Geçmişi silip atmak istesem de aklımdan, öyle bir an geliyor ki saniyeler içerisinde onlarca film izlemek yoruyor hem ruhumu hem de bedenimi. Gözlerime çöken yorgunluğun verdiği sancıyı hesaba katmıyorum bile.
















