Hava parçalı bulutlu. Farklı tonlardaki bulutlar güneş ile saklambaç oyununa başlamıştı sanki. Pencereden içeri sızan güneş, ara sıra yüzüme buse konduruyordu. Odanın gizli kapaklı yerlerine saklanmış toz taneciklerinin sobelenmesine yardımcı oluyordu. Demir parmaklıkları pas tutmuş pencerede duran saksı oldukça mutlu gözüküyordu. Mor renkli menekşeler baharın geldiğini haykırıyor gibiydi. Gaz lambası, bacaklarında derman kalmamış bir adam gibi titrek, içeriyi aydınlatmak için var gücünü kullanıyordu. Sabahın ilk saatlerinde üzerime çöreklenen bahçeye çıkma isteği de neyin nesiydi bilmiyorum. Toprak duvardan gözlerime bakıp gülümseyen fotoğrafa güneş tarafından kondurulan öpücüğü oldukça kıskandım şuan. Özür dilerim anne. Seni ilk ben öpmeliydim. Siretin suretinde tezahür etmiş, çok güzelsin yine. Cennet, nasıl bir yer, bir anlatı versen olmaz mı? Derin bir özlem koktu odanın içerisi. Ağlasam mı ağlamasam mı arasatta kaldım.
Anneye şiir yazılmazmış ya da yazılamazmış. Cennetlik diye vurulmuş asılar önce mühür. Cismi esarette, ruhu ise hürmüş. Dedim ya: Annenin sireti suretine tezahür dermiş. Peygamber cennet anaların ayakları altındadır dedikten sonra ne haddimize değil mi anneye şiir yazmaya. Şimdi kapının eşiğinde beliriversen, terliği alsan sağ eline ne hoş olurdu. Desen ki: seni ayağımın altına alırım. İşte o zaman orada cennet var der, sarılırım.
Şimdi tam zamanı; tabanları yağlayıp bahçeye koşma hissine engel olamıyorum. Bahçedeki dut ağacına kurulu salıncak gel dercesine cilve yapıyor. Bahçe rengârenk. Sayamayacağım kadar çiçek bulutların gölgesinde raksa durmuş. Zannedersiniz ki bir yörüğün kır düğünü var. Devasa bir kalabalık akın akın akın bize doğru geliyor. Durun diyemiyorum. Şuan hiç de misafir ağırlayacak bir ruh halinde değilim. Şu kabalığı annem görse ne telaşe olurdu siz hesaplayın.
Gökyüzü astıkça astı suratını. Bunu gören toprak uzun bir kahkaha patlattı. Ağaçlar ve bitkiler bulutların önünde saygı ile eğildiler. Tek camlı pencereden dışarıyı izlemek, beni bekleyen salıncağa verdiğim randevuyu kaçırmak, çiçeklerin zikrini dinleyememek ne kadar acı bir durum anlatamam. Saat on ikiye çeyrek var. Yaşamak için güzel, seyahat için erken bir an. Göz ucuyla da olsa görebildiğim kalabalık artmaya devam ediyor. Tam o sırada cami minaresinden bizim imamın yanık sesi karşı dağa çarpıp odama doluyor. Daha öğle vakti de gelmedi ki. Saati ayarlamayı unuttu herhalde. Gök kubbeyi saran sesin sala olduğunu neden söylemediler ki bana? Duvarda asılı çerçeveden bana gülümseyen annemin: “Kalk o yataktan. Şimdi seni ayağımın altına alırım.” dercesine bakışı tarifi imkânsız bir duyguya sürükledi. İşte o an anladım. Annem kollarını açmış beni yanına çağırıyordu. Hoca: uzatma salayı, benim valiz hazır. Annem çağırıyor. Saat tam on iki. Yaşamak için uygun, cennet için en olgun yaş.
















