“Bir çiçeğin solması her zaman susuz kaldığı anlamına gelmez. Bazen sadece yanlış güneşe bakıyordur.”
Bahçeli bir evde büyümüş olmanın naifliği hâlâ üzerimdedir. Çocukluğumun en güzel hatıralarından biri, annemin çiçekleriyle kurduğu o sessiz sohbetti. Sabah erkenden eline sulama kabını alır, kimi zaman toprağı havalandırır, kimi zaman saksıların yerini değiştirirdi.
“Bu gül burada mutlu değil.”
“Ortancayı biraz gölgeye alalım.”
“Sarmaşık terasa çıksın, orada daha güzel tutunur.”
Ben ise her defasında aynı merakla onu izlerdim. Bir gün dayanamadım.
“Anne,” dedim, “neden sürekli yerlerini değiştiriyorsun? Hepsi aynı bahçede değil mi? Neden burada büyüyemiyorlar?”
Elindeki toprağı usulca bıraktı. Gülümsedi.
“Çünkü her çiçeğin sevdiği iklim farklıdır.”
Sonra tek tek anlatmaya başladı.
Güller sabah güneşini sever. Gün boyu yakıcı güneş altında kalırlarsa yaprakları sararmaya başlar. Toprak fazla nemliyse kökleri çürür; hava dolaşımı yetersizse külleme hastalığına yakalanırlar.
Ortancalar ise öğle güneşini sevmez. Onlar nemli toprağı, serinliği ve yumuşak ışığı ister. Yanlış yerde kaldıklarında çiçekleri küçülür, renkleri solar.
Sarmaşıklar gölgede daha güçlü büyür. Sürekli kavurucu güneş altında kaldıklarında yapraklarını dökmeye başlarlar.
Hiçbiri kötü bir çiçek değildir. Sadece ihtiyaç duyduğu yerde değildir.
O gün bunu bir bahçe bilgisi olarak dinledim. Yıllar sonra bunun aslında hayata dair söylenmiş en büyük cümlelerden biri olduğunu fark ettim.
Çünkü insanlar da biraz çiçeklere benziyor.
Bazılarımız sevgisizliğin içinde yaşamaya çalışıyor. Bazılarımız görülmediğimiz ilişkilerde kök salmaya uğraşıyor. Bazılarımız her gün biraz daha eksildiğimiz işlerde yıllar geçiriyoruz. Sesimizin duyulmadığı ortamlarda susmayı öğreniyoruz.
Sonra aynaya bakıp kendimize soruyoruz:
“Neden eskisi gibi değilim?”
“Neden mutlu olamıyorum?”
“Neden hiçbir şey beni heyecanlandırmıyor?”
Ve çoğu zaman cevabı yanlış yerde arıyoruz. Kendimizi suçluyoruz.
“Demek ki yeterince güçlü değilim.”
“Demek ki bende bir eksik var.”
Oysa güller, yanlış güneşte kaldığında kendini suçlamaz. Ortancalar, toprağı uygun değil diye kendinden vazgeçmez. Sarmaşık, gölgede büyüdüğü için başka bir çiçeğe dönüşmeye çalışmaz.
Onlar sadece doğru yeri bekler.
İnsan ise çoğu zaman yanlış yerde kalmayı sadakat sanıyor. Alışmayı, ait olmakla karıştırıyor. Kendisini tüketen ilişkilerden çıkmıyor. Ruhunu daraltan ortamlardan uzaklaşmıyor. Kendisini küçültmek zorunda kaldığı insanların yanında kalmaya devam ediyor. Sonra da hayatın neden bu kadar ağır olduğunu anlamaya çalışıyor.
Belki de mesele güçlü olmak değildir. Belki mesele, hangi toprağın seni beslediğini fark edebilmektir.
Çünkü insanın bir saksısı yoktur. Köklerini taşıyabilir. İklimini değiştirebilir. Kendine iyi gelen insanları seçebilir. Yeniden başlayabilir.
Bazen en büyük cesaret, yıllardır bulunduğun yerde biraz daha dayanmak değildir. Sana iyi gelmeyen toprağı geride bırakabilmektir.
Çünkü bazı bahçeler, ne kadar emek verirsen ver, seni yeşertmez. Ve bazı insanlar, ne kadar seversen sev, sana güneş olmaz.
O gün annem sadece çiçek yetiştirmeyi öğretmedi bana. Hayatın en önemli gerçeğini de gösterdi.
Her canlı, doğru yerde yeşerir.
Belki de bugün kendine sorman gereken tek soru şudur:
Ben gerçekten ait olduğum bahçede mi yaşıyorum, yoksa sadece yıllardır ayrılmaya cesaret edemediğim bir toprağın üzerinde mi duruyorum?

















