Herkes senelerini deviren o katili arıyor. Var mı bulan? Kime ne sorsan üç, beş, on, yirmi yılımı verdim diye içleniyor. Bugün sokak röportajına denk geldim. “Var mı söylemek istediğin şeyler?” diye sorunca, “Çok var, hangisini anlatayım? İnsanların sokakta dolaşırken samimiyetsiz, ahlaksız bakışlarını mı?
Acaba ters bir hareket yapsa da kavga gürültüye meydan versek diyenleri mi? Yoksa ruhsal bunalıma sürüklenen sabırsız hallerimizi mi? Hangisini…?
Şunun çok iyi farkındayız aslında, insan kendi sabrının da sınırsız olduğunu zannediyor. Bazı şeylerin aklımızda, vücudumuzda bir demlenme süreci vardır. Bir bekleme süresi yani. Öyle bir noktaya gelinir ki bazen, ne kırılabilir, ne kızabilir ne de istediklerimizi arar halde bulabiliriz kendimizi. Bunlar bizim vazgeçebilme noktamıza gelip dayanıverir. İçimize doğru çekilen bir sessizlikte buluruz kendimizi.
Öfkeli misin? Aman, hatalıyım, şunu da düzelteyim.
Kırgın mısın? Lütfen beni anla, bir çaba göster artık.
İçimizdeki bu ateşler, gösterdiğimiz bunca sabrın altında kendi kendine sönmüyor mu? Sonuçta ne kırgınlığınız ne de o eski coşkularınız kalıyor. İnsan bekleye bekleye, sabır ede ede, bu yükü taşıya taşıya, bütün bu duyguları kaybedip onlara yabancılaşabiliyoruz. İçimizdeki o heyecanın yerini kara kışlar alıyor da kimse fark etmiyor.
E peki, ne yapalım? Sabretmeyelim mi?
Tabii ki hayır… Çünkü sabır, her şeyi içine atıp kendinden vazgeçmen değildir. Kendine dürüst ol. “Ben artık yoruldum.” diyebilmek de bir güçtür.
Hepimizin bir sınırı vardır. Kimimizin sınırı geniş, kimimizin ki biraz dardır. Ama hiç kimse aynı sınırla sonsuza dek yürüyemez. Öyle bir zaman gelir ki, küçücük bir duygu, yıllarca birikintilerimizi ortaya çıkartabilir. Bazen bir cümlede kendimizi buluruz, ama öncesinde söylenmemiş yüzlerce şey vardır.
Bazen insanlar kendi nefislerinde aldandıkları şey sadece bir bakış ya da fark edilmektir. Bazen de hiçbir şey olmamış gibi davranılması. En tehlikelisi de bu sanırım.
İşte insanın kendisine sorması gereken sorulardan bir tanesi de şu:
Biz neden bu kadar bekliyoruz?
Neden sevdiğimiz insanın bizi anlaması için kırılmamız gerekiyor?
Neden birinin kıymetini anlamamız için hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor?
Bir insanı kaybetmeden önce anlamak daha kıymetli değil mi?
Bazı insanlar gittikten sonra geri gelmez. Gelse bile aynı yerden devam etmez. İçinde mutlaka bazı şeyler değişmiştir. Onu mutlu kılan şey sadece geçmişten ibarettir. İçini kıpır kıpır eden bir söz, gün gelir hiçbir şey hissettirmez.
Bu yüzden duyguların da bir ömrü vardır. Onları yaşatmak sadece küçük dokunuşlar ister.
Bir “Nasılsın?” ya da “Ben buradayım.” demek bütün duyguları pekiştirebilir, yükünü alabilir. Hepimiz biraz anlaşılmak istiyoruz aslında, haklı çıkmak değil, kazanan olmak değil. Birilerinin hayatında gerçekten yerimiz olduğunu bilmek istiyoruz. Vesselam.



















