Fincanda üstü köpük köpük bir kahve.
Kokusuyla kendimize geldiğimiz, bir yudum aldığımızda neşelendiğimiz o eşsiz lezzet. Sade kahveyle kimi zaman yalnızlığımızı paylaştığımız, orta şekerli kahveyle şekerin tadına vardığımız, şekerli kahveyle neşemizi çoğalttığımız içecek, kahve.
Jackie Chan’in şöyle bir cümlesi vardır:
“Kahve kendiliğinden bir dildir.” der. Değirmenin içine dökülen kahve tanelerinin, çekildikten sonraki o aramalı kokusu tüm yorgunluğa değer güzelliktedir.
Hayatı kahve kaşıkları arasına sığdırmayı deneseydik eğer ya da o öğütülmüş taze kahve kokusu olsaydı eğer, nasıl tarif edilemez bir duygu olurdu değil mi? Belki de dünyanın en tarifsiz güzel kokularından biridir, kahve. Nasıl olmasın ki, parfümlere, tütsülere, mumlara kokusuyla hem aromatik özelliği vardır, hem de terapidir. Peki, kahve midir, dostlukları perçinleyen, yoksa koyu telvesinin tadında mı gizlidir, kırk yılın hatırı? Öyle değil midir, kahveye o kadar anlam yüklediğimiz. Bir de kahvenin granüllü olanları ve farklı adları vardır; Mocho, Cappuccino, Amerikano gibi. Ama Türk kahvesinin yeri de, anlamı da, değeri de çok başkadır bizde. Nasıl olmasın ki? Gelin sufilerden saraylara kadar uzanan bir yolculuğa çıkalım, kahvenin seyrinde yol alalım. 9. yy.da Etiyopya tepelerinde keçilerin kahve meyvelerini yiyip enerjilendiğini fark eden bir çobanın bu rivayetiyle başlar. Derken Yemen’deki Sufi tarikatları gece ibadetlerini yapabilmek ve uyanık kalabilmek için bu taneleri kaynatıp suyunu içtikleri bilinmektedir. Osmanlı’ya gelişi ise, 15. yy.da Yemen valisi Özdemir Paşa’nın bu kahve tanelerini Osmanlı sarayına getirmesiyle bu kahve aşkı başlar. Böylece tarihte ilk kez Yemen’den İstanbul’a kahve ticareti başlamış olur. Sonrasında ise kahve sarayın en değerli içeceklerinden biri haline gelmeye başlamıştır. Hatta saray çalışanlarında bu ekibi yöneten “kahvecibaşı” unvanını alan kişiler bile olmuştur. İlerleyen süreçte de Avrupa’da ve Amerika’da da bu tat tanınmaya ve sevilmeye başlanmıştır.
Kahve bir içecek olmasının ötesinde sosyalleşme aracıdır da. Kendi terminolojisinde mekânlarını yaratan nadir içeceklerden biridir. Kafeler vardır, buluşmalar buralarda yapılır, sohbetler o sıcacık dumanı eşliğinde daha bir lezzetlenir. Üstelik Türk kahvesinin kırk yıl hatırı bile vardır.
Kaliteli bir kahve çekirdeğinde, 800’den fazla aromatik lezzetler içerdiği düşünülürse, onu diğer içeceklerden üstün kılması içten bile değildir. Kahvenin yetiştiği toprağın özelliği de bu anlamda önemlidir ve büyüdüğü toprakta toprağın özelliğine göre farklı tatları da bünyesinde barındırabilir; çikolata, narenciye, baharat, çiçek tadı gibi mesela.
Bir dönem kahvehaneler yasaklanmıştır da. Kahve tarihi boyunca, yasaklandığı bu dönem içinde IV. Murad döneminde görülmüştür. Rivayetlere göre siyasi dedikodular, siyasi planların yapıldığı düşünülerek kahvehaneler yasaklanmıştır. Mekke’de ise ulemalar tarafından bir dönem “sarhoşluk verdiği” gerekçesiyle de din adamları tarafından bu içeceğin kullanılmasına izin verilmemiş, Avrupa’da ise bazı din adamları tarafından “Müslüman icadı” denilerek kahve yasaklanmıştır. Ancak Papa VIII. Clement kahveyi tadınca tadını çok beğenmiş ve bu içeceği vaftiz ederek Hristiyan dünyasında kullanılmasına izin vermiştir.
Kahve öyle bir lezzettir ki, sıcak ya da soğuk tüketilen, sınırları aşabilen, kültürler arası bağ kurabilen, farklı dillerde ortak bir lezzet olmaya devam edecektir. Tanelerinin ezilerek fincana damla damla dökülen, her yudumunda insana iyi gelen, sohbetlerin özüne inan bir kültürdür.
Bir tattan öte, sınırların ötesinde, eşsiz tadı damaklarda pervane, zihnimizin içinde ayrı bir değerdedir. Hayatı anlamlandıran, yaşadığımız zorlukları aşmamıza yardımcı olan, yalnızlığımıza ortak olandır.
İyi ki var dediğimiz, cezvede birkaç dakikada pişirdiğimiz, tadına paha biçemediğimiz, kokusunda kimi zaman kendimize geldiğimiz, kimi zaman kafamızı dinlediğimizde eşlikçimizdir.
Etiyopya’nın sarp dağlarında bir çobanın dikkat etmesiyle keşfedilen, Yemenli sufilerin geceleyin bardaklarında keyifli bir içecek olan ve uykularını açan, Yemen valisi tarafından Osmanlı sarayıyla buluşan, sonrasında dünyaya yayılan eşsiz bir lezzet olan kahve, asırlar boyu süren serüvenini devam ettirmekle kalmamış, insanların kavuştuğu, sohbetlerin buluştuğu, dertlerin unutulduğu bir tat da olmuştur, kahve. Kokusuyla hafızalarda yer edinen, her yudumunda dostlukları perçinleyen, kültürü varlığıyla yer edinen ve yaşam ritüelimize sinen bir içecektir ve hep de öyle kalacaktır.

















