Günümüz dünyasında insan zihni, hiç durmayan bir çağrının gölgesinde yaşıyor: “Daha fazlasına sahip ol.” Şehrin ışıkları, reklam panoları ve dijital ekranlar bizlere sürekli eksik olduğumuzu, ancak yeni bir şey satın aldığımızda tamamlanacağımızı fısıldıyor adeta. Oysa göğsümüzü daraltan, ruhumuzu yoran şey yokluk değil; tam aksine doymak bilmeyen gözümüzün ve bitmek tükenmek bilmeyen arzularımızın yüküdür. Şehrin temposunda bir tüketim çarkına kapılıp giderken, aslında ne kadar az şeyle de yaşayabileceğimizi unutuyoruz.
Bir an için kendimizi doğanın kucağında, mütevazı bir kır evinde hayal edelim. Birkaç parça sade giysi, soframıza bereket katan birkaç mütevazı lokma ve penceremizden içeri giren rüzgârın sesi… Ne kadar az nesneye ihtiyaç duyduğumuzu ve bu azlığın ruhumuza nasıl bir berraklık getirdiğini fark etmek hiç de zor değil. Kır evinin hatırlattığı şey, yoksulluk değildir; nesnelerin tahakkümünden kurtulmuş olmanın verdiği o derin özgürleşme hissidir. Bu hayalin uzağında olduğumuz şehrin karmaşası ise bizi ne yazık ki sahte ihtiyaçlarla kuşatıp, bizi özümüzle yeniden tanıştıran sadelikten de uzaklaştırmaktadır.
Burada dikkat çekmek istediğim önemli bir konu da şudur: Sadelik ile cimrilik arasında ince bir çizgi vardır ve bizim o çizgiyi doğru çizmemiz gerekmektedir. Yani arzularımızı törpülemek, elimizdekine sıkı sıkıya sarılmak ya da parayı zihinsel bir korkuyla saklamak olmamalıdır. Bu duruma cimrilik denmektedir. Oysa cimrilik de tıpkı doyumsuzluk gibi tutunma hırsından ve yokluk korkusundan beslenir. Aslolan gerçek sadeliği keşfetmektir. Gerçek sadelik, tutunmayı bırakabilmektir. İnsanı rahatlatan şey biriktirmek değil, akışa izin vermektir.
Doyumsuzluğun, elimizdekini yetersiz görmek olmadığını, doyumsuzluğun aslında ruhumuzun açlığını nesnelerle doyurmaya çalışmak olduğunu görmeye başladığımızda içimizdeki gerçek zenginliğe de kavuşmuş olacağız. Gerçek zenginlik, biriktirmek yerine akışa izin verip, evrendeki alma verme dengesini de gözeterek paylaşmanın önünü açmaktır.
Evren muazzam bir alma ve verme dengesi üzerine kuruludur. Tıpkı nefes almak gibi; nasıl ki aldığımız nefesi vermeden yenisini alamıyorsak, hayatın bereketine ve huzuruna katılmak için de elimizdekini paylaşmamız gerekir. İhtiyacı olana vermek, paylaşmak ve eksilmekten korkmamak insanın psikolojik anlamda üzerindeki en ağır yükleri hafifletir.
Vermek, vereni özgürleştirir; zihni hedef haline getiren kaygılardan arındırır.
İçimizdeki alt düzey kaygıları —gelecek korkusunu, statü arayışını, başkalarının ne diyeceği telaşını— ve üst düzey aşırı arzuları fark edip törpülediğimizde hayatımızda yeni bir sayfa açılır. Hırsların yakıcı sıcaklığından ya da yokluk korkusunun dondurucu soğukluğundan çıkıp, kendi içimizde daha ılıman bir iklime kavuşuruz. Eksilerek çoğalmak, görünürde azalarak, ruhen ise genişleyerek insanı iç huzura erdirerek olgunlaştırır.



















