O gün… Evet, o gün. “Çalışamaz, bedeni bu yükü kaldıramaz” dediler benim için. Fakat ben, düştüğüm o yerden daha da güçlü kalktım. Henüz iki aylıktı bebeğim ve kalkmak zorundaydım; çünkü aç akbabalar gibi etrafımı saracaklarından o kadar emindim ki…
İşin en zor kısmını atlatmak üzereydim ki bir sarsıntı yaşandı. Sanki yer çekimi denen şey birdenbire yok olup gitmişti. O an ilk Fidan’ı düşündüm. Sahi, neredeydi o?
Ardından derin bir uyku… Gökyüzünü gözlerim ayırt edemez oldu. Şimdi istedikleri olmuştu işte: Kör bir anneydim artık. Bunca plan, bunca yaşama arzusu… Hepsi birer birer elimden kayıp gitmişti. Sahi, neden yaşam denen şey vardı ki? Madem hayat kaynağım yoktu, ne diye yaşayıp gidiyordum?
Bu karanlık düşüncelerden sıyrılmama sebep olan o sesi duydum: — Bahar…
Evet, tek bir kelime bile hayata tutunmama yetti. Yıllardır hasretini çektiğim annemin sesi, ben o kör karanlıktayken duyulmuştu. Hani çocukken çok sevdiğiniz o elma şekerini ilk kez tadarsınız ya; aynen öyle hissettim.
Elinde bir kâğıt vardı annemin. “Aç, oku” dercesine elime tutuşturup gitti. Ne yapacağımı bilemedim. Hızlıca kâğıdı açtım ve incelemeye başladım. Okuma yazma bilmediğim zamanlardan kalma bir kâğıttı bu. Üzerinde, kurşun kalemle çizdiğim ilk resmim duruyordu. Resimde, ben doyasıya oyun oynarken annemin saçlarındaki o tatlı, kırmızı çember parıldıyordu. Ben ise elime oyuncak bir bebek almış, saçlarım derli toplu hâlde oyun oynuyordum. Hani bazı anları yakalayıp hiç bırakmak istemezsiniz ya, aynen öyle bir andı.
Resme uzun süre dalmışken, birden annemin haykırışları duyuldu. Öyle bir haykırıştı ki başta hissettiğim o sarsıntının etkisi yanında hiç kalırdı! Sonra birden bebeğim kana bulandı ve annem ortadan kayboldu…
Ah, şu zamanın acımasızlığı! Ne zordur… Bunu en iyi bekleyenler bilir.
Kapı çaldı. Her zamanki gibi sesimi çıkarmadım. Rabia gelecekti, onu bekliyordum. Kim bilir, yine ne olmuştu da kapıma dayanmıştı? Acaba onun da izini bulmuşlar mıydı? Yok canım! Bir kere biz çok güvenli bir yerde yaşıyoruz; öyle güvenli bir yer ki annem bile bulamadı beni. Siz inanın bana, ben sizi en yakın zamanda bulurum zaten. Buraya öyle her kitap da giremez. Geçen gün Rabia “Nasıl Ölünür” diye bir kitap getirince güzelce sobaya attık. Burada böyleymiş işte; ölümü veya sonu çağrıştıran hiçbir şey yer alamazmış…
Diyorum ya, telaş etmeyin; bana hiçbir şey olmaz! Ama yetti artık, Rabia, gel hadi… Korkma, geçen gün bana emanet ettiğin balık açlıktan ölmedi. Sadece kulağına birkaç şarkı fısıldayınca uyuyakalmış. İnanmıyor bana, kaş çatıyor. “Düpedüz öldürmüşsün işte!” diyor. Kim, ben mi? Hayatta bunu yapacak en son kişi bile değilim ki ben!
Güzelce bir resim çizerim, annem yeniden yanıma gelir belki. En sevdiğimiz o şeftalili keki yapar; tıpkı çocukluğumuzdaki gibi afiyetle yeriz. Sonra dışarı çıkar, güzel havanın tadını doyasıya çıkarırız… Rabia… O da güzelce uyudu.
Bakın, “Uyku ölümün yarısıdır” demeyin bana! Ben geceleri çok korkarım, lütfen yapmayın bunu bana… Hâlâ diyorlar bana, “Siz önce kendinize bakın” diye. Dudağımın kenarında birazcık ketçap izi kalmış, hepsi bu! Yok, o kan olamaz! Şirret tostu yerken her yerime yapıştı kaldı; bu benim suçum mu yani? Ne yapayım, dudağımın kenarı kırmızıysa dudağımı mı keseyim?
Bebeğim ağlıyor, gitmeliyim yanına! Durun, kolumu çekiştirip durmayın, canımı acıtıyorsunuz! Bırak, çekil dedim! Bir daha böyle yaparsanız, bakın, sizle konuşmam ha!
Neredeyim ben? Bir rüya mı, gerçek mi bütün bunlar? Yasak… Her şey yasak burada. “Anne!” diye bağırmak bile…
Kızımın adı neydi? Hani ilk tanıştığımız yerin adıydı… Hayır! Olamaz! Kızımın adı silinmiş hafızamdan, bu nasıl olabilir? Her şey Rabia’nın yüzünden, ne diye uyuyakaldı ki? O hatırlatırdı bana…
Bir gölge… Kocaman bir gölge belirdi. Elinde koca bir poşet… Poşeti açtığı gibi havaya fırlattı. Poşetteki her bir şey havaya saçıldı: Oyuncak bir bebek ve parçalanmış birkaç kâğıt parçası… Bunlar ya benim değilse? Hayır, bütün bunlar birer rüya olmalı!
O kocaman gölge gitgide büyüyor ve bana elini uzatıyor. Sanki o el, o eldeki kıvrımlar ve ellere hayat veren damarlar gözümde canlanıyor; bana geçmişimin kirli yüzünü hatırlatıyor.
Şimdi o el beni kendine doğru çekiyor… Ve artık beni bambaşka şeyler bekliyor. Kavuşuyorum artık; siyah renklere gömülü dünyam birdenbire bembeyaz oluveriyor. Annem ve ben artık gerçek bir bahara erişiyoruz. Sonra bir yaprak düşüyor gökyüzünden, bir gül kokusunu aldırır cinsten. Ve son buluyor ıstırabımız, hiçbir şey yaşanmamışçasına.
















